December 5, 2011

'nereye gidersem gökyüzü benimdir'



"......Aydınlık bir kış sabahıydı. Annem karşıladı, Hrant'ların acılı evine doğru giderken ayakkabı boyacısı bir çocuk gördük yolun üzerinde. Boya sandığına çarpıp kırmışlardı. Tek başına bütün gün ev geçindiren, ekmek teknesi elinden gitmiş bu çocuğun, hayatının büyük bir bölümünü yetimhanelerde büyümüş sonra da Anadolulu kimsesiz ve yoksul çocukların sığındığı Tuzla Ermeni Çocuk Kampı'nda geçirmiş olan Hrant'ın bize hoşça kal işareti olduğunu da düşünmedik değil." (Şafak Pavey, Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir, s.182)

October 31, 2011

bahçemiz




bir beklemektir tutturmuş dünya
şu saatleri kavanoza koyun azizim!


anız küllerinden bir şala sarılı
bahçemiz

bu bahçemiz bizim
bütün sonsuzlukları
suni teneffüsüyle ısıtıyor

gecenin tülünü aydınlatan nefesinle
doldur beni
düşeyim şu balkondan
gökyüzünün caddelerine
ve serinliğine senin

zamanımı masala çevir benim
yüzümü yamaçlarına

tren dolusu yolculuklara çıkalım
gidelim...

Kıvanç (Denizli-Ankara, Eylül-Ekim 2011)
Fotoğraf: Kuşadası sahili, Mart 2011

October 9, 2011

geniş zamanın bahçesinde


Saf ve Düşünceli Romancı'da Orhan Pamuk'un altını çizdiği 'romanın merkezi' parmakla işaret edilesi bir somutluğu değil de romanın atmosferini, olay örgüsünün bütününü ve romanın bizde bıraktığı tadı belirtir. Merkezin apaçık belli olmadığı romanlarda okur romanın havasını solumak için çabalar. Merkezin kendisini erken ele verdiği romanların tadı tuzu -belki de bu acelecilikten- pek yoktur.

'Bir Zamanlar Anadolu'da'yı izledikten sonra Pamuk'un üstünde durduğu 'merkez' kavramını bir kez daha sorguladım. Filmde kahramanlarımızın (savcı, polis, jandarma, şoför, kazma, kürek) peşine düştükleri ve sonrasında buldukları ceset ve otopsi aşaması, Anadolu'da uzayıp giden yolların, karanlık, sıkıcı, donuk taşranın kuşatıcı duvarında soluk fotoğraflar gibi duruyorlar. Zaman, yönetmenin diğer bütün filmlerinde olduğu gibi kahramanlarımızı ezerek yavaşça ilerliyor.

Filmdeki bütün hareketleri ve kahramanlarımızın hayatlarını perde gibi kuşatan can sıkıntısı, sonsuzluk ve tekrar eden manzara bir girdap gibi her şeyi yutuyor. Başka bir ifadeyle olup bitmekte olan her şey (konuşma, hareket vs.) Ceylan'ın fotografik bir anlatımla tanımladığı bu sonsuz zamanın prizmasından geçerek bir anlam kazanıyor. Ve duvardaki yerine yerleşiyor.

"Bir Zamanlar Anadolu'da" üzerine düşünmeye psychogeography okuması yaparak devam edersem belki filmin bende bıraktığı etkiyi daha iyi açıklarım.

k.

September 18, 2011

yaldızlar, tozlar ve çenebazlar



uçuruma bağlı bir uçurtmaya bindi
üstünde geçmişin tozları,
altında kentin çenebazları
göğe zıpladı

sıralandılar iyi bilirdikçiler
aldılar götürdüler
omuzlarında geçmişin tozları

denize çevirdi göle bakanları
uzakların kıyısına çağırdı
kaldırım peygamberi
geçti önümüzden
uçuruma bağlı uçurtmasıyla

üstünde yaldızlar
altında çenebazlar...


Kıvanç (Denizli, Eylül 2011)
Fotoğraf: Karşıyaka sahili (İzmir, Mayıs 2010)
* Bu şiir, Afrodisyas Sanat Dergisi'nin 35. sayısında (Eylül-Ekim 2012) yayımlanmıştır.

September 16, 2011

donuk yaz



yine peşinde o donuk yaz
hep seninle,
gri kırıntılarla gökyüzüne ilerliyorsun
kemanlı mezarlıkta sepya bir tuval
yüzüne nilgün marmara yağmurları yağıyor
seni çağırıyor! seni çağırıyor!
elbiselerin “arka bahçeler”in çitlerine asılı
gökyüzünde ömrünce bir kesik

aşağıda donuk yaz
artık hep bizimle...



Kıvanç (Denizli, Eylül 2011)
Fotoğraf: St. Louis Cemetery, (New Orleans, Kasım 2010)

August 24, 2011

August 10, 2011

uyku

sınırsız bir dünyaya
sonsuz bir rüyaya
ne kadar benzer
senin o ciddi uykunda
deliksiz misafir olmak

Kıvanç (10 Ağustos, Kuşadası)

June 30, 2011

'Tol' biraz da...


‘Tol’ biraz da inadın romanı. Devrimin, deliliğe ve sakatlığa meydan okuyan inadı, insanı tımarhanelerden Gabar Dağı’na oradan da Amed’in merkezine sürüklüyor. Alaylara, dayaklara, dışlanmaya ve çizgi değiştiren ‘yoldaş’ların hikayelerine direnen bir inattan söz ediyorum. Hayatın insanın üzerine bir kurşun gibi yağdığı geçiş ve kopuş zamanlarında kuytu bir köşede, delirse de direnen, sağanak yağmur altında bile kurnaz şemsiyecilere yüz vermeden yürümeyi bir erdem olarak benimseyen ıslakların romanı.

‘Tol’ biraz da fotoğraflar. Yarım kalan cümlelerin derin anlamlara bürünerek renkler kazandığı ve bu renklerin de birleşerek oluşturduğu fotoğrafların romanı. Okurken küflü bir kara trende doğu kentlerine gittim. Yenilginin grisini ve umudun mavisini gördüm. Üzerinde sigara izleri olan koyu yeşil kadife perdelerin örttüğü camların önünde, pis bardaklara doldurulan içkilerin tadına baktım. O yüzden ‘Tol’ biraz da pis bir sarhoşluk hali.

‘Tol’ biraz da bizim romanımız. Haki üniformalarıyla halay çeken gerillalardan otel odalarında toplanan güneş gözlüklü derin adamlara; kadın satanlardan sevişemeyen sakatlara; devrimin peşinde koşanlardan güce tapanlara uzanan çizgilerin arasında geleceğimize dair ipuçlarına rastlayabiliriz. Bunu yazarsam çok mu zorlamış, abartmış olurum bilmiyorum ama ‘Tol’ biraz da Kürtlerle solun ortaklaşabileceğine ilişkin bir dileği fısıldıyor.

‘Tol’un bütün dumanlarının ve fısıltılarının arasından yalazlı bir gerçek bağırıyor: Devrim sonu gelmeyen bir inattır!

k.

June 29, 2011

uzun yürüyüş

11 küçük ampül söndü
sandınız ki bir adam öldü
bir küfür çaktım cümlenize,
kocaman bir deniz feneri yaktım
aynalı kapıyı açtım
yürüyorum dış denizlere..

Kıvanç (29 Haziran, Kuşadası)

May 16, 2011

Benim Oyum 2011


12 Haziran seçimleri öncesi siyasi yelpazede nerede durduğunuzu 'benim oyum'u kullanarak görebilirsiniz. İzleyen bölümde tercihlerinizi belirttiğinizde, profilinizi seçime katılan belirli partilerle eşleştirebileceğiz. Tercihlerinizi belirttikten sonra sonucunuzu kaydedebilirsiniz.

http://benimoyum2011.org/

May 15, 2011

internetime dokunma / izmir

miş

sabah 5miş gördüklerinde
geçişli bir aşk imiş
diyalektik daireleriyle
sonsuza doğru
rüyadan sabaha doğru
başlangıcı hayal meyal
su altında yosun gibi
fotoğraf gibi
henüz çekilmemiş
fonu belli sonu müphem

sabah 5miş gördüklerinde
ikimizi
logaritmik artıyormuş özlemim
gece otobüslerine mi koymuşlar bütün oksijenleri?
diye soruyormuşum
gitme diyormuşsun

sabah 5miş...


Kıvanç (15 Mayıs, İzmir)

May 13, 2011

Ortadoğu'da Zor Görev: Mısır'ı Yönetmek



Afaf Lutfi al-Sayyıd Marsot, Mısır Tarihi: Arapların Fethinden Bugüne, Çeviren: Gül Çağalı Güven, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007, 158 s.


Kıvanç Özcan


Mısır Tarihi, iktidarın el değiştireceği 2011 yılına sıkıntılarla giren Mısır’ı anlamak için önemli bir çalışma. Bugüne kadar Mısır’ı yönetenler üzerinden bir okuma yapan Afaf Lutfı al-Sayyıd Marsot, Mısırlıların kendilerini yönetenlerle ilişkilerindeki dinamikleri açıklamaya çalışıyor. Bu yazı, yazarın kitaptaki bölümlemesine sadık kalarak eleştirel bir inceleme yapmayı amaçlamaktadır.

Araplardan Memlüklere (639-1250):
Mısır’ı kim yönetecek?


Monofozit Hıristiyanların (Kıptiler) Bizanslı efendilerine karşı hoşnutsuzlukları, Arapların Mısır’ı fethetmesini kolaylaştırdı. Arapların vergi/haraç karşılığında Mısırlılara gösterdiği “hoşgörü”, Mısır’ın Araplaşmasını ve İslamlaşmasını geciktirdi. Marsot, dil ve din farklılıklarından hareketle Mısırlılar ve Bizans arasındaki yabancılaşmanın Araplar döneminde de devam ettiğini belirtiyor. Fakat haraç karşılığı “hoşgörü” siyasetinin bu yabancılaşmanın yoğunluğu üzerindeki etkisine değinmiyor.

Arapların fethinden sonra Mısır’a Mekke’deki halife tarafından atanan vali (İskenderiye’deki baş vali) güvenlik, adalet ve hazineden sorumlu üç büyük memuru belirliyordu. Yeni Mısır Valisi Amr, geliştirdiği sulama projeleriyle ülkeyi Arapların tahıl ambarı haline getirdi. Amr’ın iyi yönetimi sayesinde Mısırlılarla Araplar arasında süren ‘balayı’, Halife Ömer’den sonra başa geçen Osman’ın atadığı Abdullah’la birlikte sona erdi. Abdullah dönemi Mısır’da iki yüz yıl boyunca sürecek derin bir istikrarsızlığın başlangıcı olacaktı.

Emevilerin Mısır’ı Araplaştırma siyaseti ülkedeki Hıristiyanların etkinliğini sonlandırıp Kıptileri azınlık haline getirdi. Yazar, Abbasiler döneminde alınan yasadışı vergilerin ve Bağdat’taki Türk oligarşisinin kendilerine mülk olarak verilen Mısır topraklarını veriliş amacına uygun olarak –kişisel mülk olarak- yönetmelerinin halk ve yönetenler arasındaki yabancılaşmaya katkıda bulunduğunu ileri sürüyor. Bu yabancılaşmanın Ahmed ibn Tolun’un Mısır’ı Araplardan fiili olarak bağımsızlaştırmaya çalışan ve ticareti artıran politikalarıyla bir nebze olsun azaltıldığı da düşünülebilir. Türk valilerden sonra gelen Ihşidiler Hanedanlığı da Mısır’ı istikrarsızlaştırmaktan kurtaramadı. Kentlerde oturanların nasiplendiği ticaret patlaması kırsala yansımadı (Marsot, 2007:11). Her ne kadar kitabın dışında kalsa da, bu noktadan hareketle Mısır’daki toplumsal katmanlar üzerine sınıfsal okumalar yapılarak kent ve kır arasındaki eşitsizlikler incelenebilir.

Fatımiler 969 yılında Mısır’a girdi. Mısırlıların Şii Fatımilerin yönetimini kabullenmeleri kendilerini yönetenlere karşı yabancılaşmalarının hangi koşullarda gerçekleştiğine dair ipuçları veriyor. Her ne kadar yazar Araplara ve Fatımilere karşı takınılan tutuma ilişkin analizlerinde çelişkiye düşse de ekonomik sebeplerin iktidarı kabullenme bağlamında dinsel ve dilsel sebeplerden daha önde geldiği sonucuna ulaşabiliriz. Arapların yönetiminde yönetenlerle Mısırlılar arasındaki yabancılaşma etnik ve dinsel farklılıklar üzerinden açıklansa da Fatımiler’’le Mısırlılar’ın bu temeldeki farklılıkları yabancılaşma yaratmıyor. Kitapta dikkat çeken noktalardan birisi de Nasır-ı Hüsrev adlı bir seyyahın anılarından yola çıkarak Fatımilerin son dönemindeki Mısır kentleri hakkında bilgiler vermesi.

Selahaddin Eyyubi’nin Haçlılara üstünlük sağlaması Fatımilerin iç karışıklıklarıyla birleşince, Mısır’ın yeni hükümdarları da ortaya çıkmış oldu. Eyyubiler de klasik anlatılardan hareketle parlak bir dönemin ardından iktidar mücadeleleri yüzünden yerlerini Memlüklere bıraktılar. Yazar, Fatımilerin son dönemini anlatırken, Haçlı Seferlerinin etkilerine ve vezirlerin kendi aralarındaki iktidar mücadelelerine odaklanıp Mısır halkını unutmuş görünüyor. Bu unutkanlık aslında kitabın ilk bölümüne hakim olan bir durum. Mısır tarihi Mısırlıları hesaba katmadan “yönetenlerin arasındaki bir düello” gibi anlatılıyor.


Köleler, hükümdarlar ve komutanlar arasında bir Memlükler anlatısı (1250-1516)

Marsot’un Moğolların yenilgiye uğratarak iktidarlarını sağlamlaştıran Memlüklerin, ekonomik ve askeri faaliyetlerinden yola çıkarak, toplumsal yapılarını anlattığı bölüm kayda değer. Fakat Memlük Hükümdarı Baybars anlatılarına hakim olan aşkın dil, okuyucuda bir masal kitabı okuduğu izlenimi yaratabilir. Zira Baybars kitapta uzun boylu, tek gözü kataraktlı, mavi gözlü bir olarak karşımıza çıkıyor (Marsot, 2007:29).

Memlük hükümdarlarının yaptırdıkları eserlerden ve halka sunulan hizmetlerin niteliğinden detaylı bir şekilde bahseden kitap, ilk bölümde bahsettiği Mısırlı kimliğine bu bölümde hiç değinmiyor. Anlatı, ordudaki Memlük köleler, hükümdarlar ve komutanlar arasında çizilen bir düzlemde beliriyor. Yine de, bugünkü Mısır’da varlığını sürdüren belli başlı mimari eserlerin ne zaman ve hangi koşullar altında yapıldığını anlatması açısından bu bölüm önemli. Ayrıca, veba salgınlarının ve doğal afetlerin Memlük ekonomisine etkileri de bu bölümden öğreneceklerimizden. Örneğin Memlüklerin başarısız ekonomi politikası 15. yy.’da Mısırlıların enflasyonla tanışmalarına neden olur (Marsot, 2007: 33). Yazar, bedevilerle fellahlar (köylüler) arasındaki çekişmelere kısaca değinerek meraklı okuyucuya okumalarını derinleştirebileceği bir güzergâh sunuyor.

Osmanlı’nın Mısır serüveni

Marsot, Mısır-Osmanlı ilişkisini yönetenle yönetilen arasındaki yabancılaşma üzerinden tarif edebilmek için Osmanlıların Mısırlılardan dilsel ve etnik açıdan farklı olmalarına vurgu yapıyor. Fakat bu vurgunun, farklı her özelliğin yöneten-yönetilen arasında bir yabancılaşmayı doğuracağı gibi kolaycı ve yüzeysel bir çıkarıma yol açabileceğini de akılda tutmalıyız.

Osmanlılar Mısır’da yeni bir idari yapılanma kursalar da imparatorluğu sarmaya başlayan ekonomik bunalım etkisini Mısır’da da gösterdi. Vali ile askerler arasındaki gerilim, yerini isyanlara bıraktı. Yazarın ülkedeki kilit görevlerin Osmanlılardan ziyade Memlüklerin elinde olduğuna işaret eden açıklamaları dikkate değer. Bu durumun İstanbul’dan atanan valinin gücünü kırdığı açık. Marsot, bu bölümde ağırlıklı olarak Osmanlı’nın gönderdiği görevliler ile Mısır’daki Memlükler arasındaki çekişmeleri ve ekonomik gelişmelerin bu çekişmeleri nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.

Marsot, Sanayi Devrimi’yle birlikte değişen Avrupa’nın ticari taleplerinin Mısır ekonomisi ve sosyal hayatı üzerindeki etkilerine de ışık tutuyor. Dokumanın yerini pamuk, pirinç ve şekerin aldığı bir ihracat ekonomisi 18. yy. Mısır siyasi hayatının da belirleyicisi haline geliyor (Marsot, 2007: 46-47).

Fakat yazarın da sıklıkla belirttiği gibi, Nil taşkınları ve salgın hastalıklar Mısır’daki kartları her zaman yeniden dağıtmıştı. Ülkeyi 1798’de Napolyon’un işgaline açan da böylesi bir altüst oluş ve değişim için uygun zeminin ortaya çıkmasından başka bir şey değildi. Fransız işgali, bunun sona erip Osmanlıların tekrar hakimiyeti eline alma çabaları ve yerel halkın Memlüklere karşı duyduğu hoşnutsuzluk, Mehmed Ali isimli bir askere (Kavalalı Mehmed Ali Paşa) halk ayaklanmasını andırır bir destekle beraber Mısır valiliği yolunu açtı.

Mehmed Ali’nin yönetimi ve Mısır’da devletin temelleri

“Mısır Mısırlılarındır!”

Marsot bu bölüme, Mehmed Ali’nin devlet mekanizmasını oluşturmasına giden yolun sanayileşmeyle atıldığına vurgu yaparak başlıyor, askeri sanayinin gelişimine değiniyor. Bu bölümdeki ilginç ayrıntılardan birisi şudur: Mehmed Ali’nin görevlendirdiği Napolyon’un dağıtılan ordusundaki Fransız subaylar, Mısırlı köylüleri (fellah) orduya aldılar, orduyu modernleştirdiler ve laik nitelikteki bir eğitiminin itici gücü haline getirdiler. Sanayileşme ve eğitim sistemindeki değişimler toprak mülkiyetini de yeni seçkinler lehine etkiledi. Fakat ülkedeki sanayileşme ve değişim, işgücü sıkıntısını artırdı (Marsot, 2007: 59).

Yazarın Mehmed Ali ile oğlu İbrahim arasındaki farklara değinmesi de kitapta öne çıkan bir başka nokta. Marsot, Mehmed Ali’yi devletin temellerini atan, oğlu İbrahim’i ise devletin kimliğini Mısırlılar lehine değiştiren figürler olarak anlatıyor.

Giderek güçlenen Mısır, Osmanlı’nın doğudaki topraklarına doğru ilerledi ve Bilad-ı Şam’ı alarak İstanbul’a yöneldi. Mısır’ın ekonomik yayılmasından rahatsız olan İngiltere, İbrahim’e karşı 1838’de Baltalimanı Antlaşması’nı imzalayarak Osmanlıların yanında yer aldı. İngilizler bu antlaşmayla Osmanlılar’ın Mehmed Ali’nin ekonomik gücünü yıkacağına ve ordusunu zayıflatacağına inanmalarını sağladılar. Oysa antlaşma yerli tüccarlara ağır bir darbe vurarak İngiliz tüccarların çıkarınaydı. Yazar bu antlaşmanın Mısır’ın sanayileşme denemesini bir yüzyıllığına askıya aldığını ileri sürüyor.

Marsot, Mehmed Ali ve oğlu İbrahim’in ölümlerinden sonra Mısır’daki en önemli gelişmeyi Süveyş Kanalı’nın açılması olarak bizlere anlatıyor. Fakat Süveyş Kanalı’nın açılmasını takip eden yıllarda Avrupalı devletlerin Mısır ekonomisi üzerinde artan kontrolü ve Mısırlıların, özellikle fellahın, fakirleşmesi ülkedeki muhalefet gruplarının ortaya çıkışına zemin hazırladı. Bu gruplardan en etkili olanı Albay Urabi’nin grubuydu. Öyle ki, Mısır Hükümdarı (Hıdiv), Urabi’yi safdışı bırakmak için İngilizlerin Mısır kıyılarını bombalamasını istedi. Urabi safdışı kaldı ama ülkede 1954’e kadar sürecek olan İngiliz işgali de başlamış oldu.

İngiliz işgaline karşı tepkiler de 19. yy.’ın sonlarına doğru yükselmeye başladı. Mısır milliyetçiliğinin güç verdiği eylemler, yazarın da isabetle belirttiği gibi, günümüz Mısır’ındaki grevlerin ve gösterilerin temelini oluşturmaktadır. Fellahın da sesini yükseltmesi 20. yy.’a girildiğinde çanların İngiliz işgalciler için çaldığını kanıtlayan bir başka unsurdu. Bağımsızlığın kapılarını zorlayan Mısırlılar Wilson’un Ondört İlkesi’ni açıklamasıyla yeni bir koçbaşına kavuştular ve işgal kapısını tam olarak yıkamadılarsa da, yazarın deyimiyle, 1922’den 1952’ye kadar sürecek olan liberal bir deneyimin perdelerini araladılar.


Liberal deneyim veyahut bir komedi

“Liberallerin cennetindense Vefd’in cehennemi yeğdir.”

Kral Fuad’ın otoritesini güçlendiren yeni bir anayasanın yapılmasıyla başlayan liberal deneyimin ilk seçim galibi fellahın desteğiyle oyların çoğunu alan Vefd partisi ve onun lideri Saad Zağlul’du. Zağlul’un başbakanlığı Mısırlılardan oluşan seçkin bir sınıfı da işbaşına getirdi (Marsot, 2007: 84). Fakat Zağlul’un çabaları İngilizlerin devam etmekte olan gücünü kıramadığı gibi, liberal deneyimin -Kral Fuad’ın deyimiyle- bir komediye dönüşmesini de engelleyemedi. Sadece pamuk ticaretine dayanan monokültürist bir ekonomi, Mısırlı toprak sahiplerine ve İngiliz tüccarların çıkarlarına hizmet etti. Bu durum köylülerin desteklediği Vefd Partisi’nin ülkenin ana muhalefet gücü olarak sivrilmesini beraberinde getirse de Vefd, Mısırlıların beklentilerini karşılayamadı. Bu da Vefd’den farklı olarak insanları köklerine dönmeye çağıran yeni bir muhalefet hareketinin doğmasına yol açtı: Müslüman Kardeşler.

1930’larda sanayileşme çabalarıyla ortaya çıkan yeni elitler ve İngiliz pamuk ticaretine bağlı zengin toprk sahipleri birbirlerine yaklaşırken işçilerin ve köylülerin lehine çıkarılan yasalar azaldı. Entelektüller ve öğrenciler de toplumun yoksul kesimlerinden yana tavır alarak İngiliz işgalini hedef almaya başladı. Yazar, bu dönemde kadınların toplumsal hayata katılmalarını hayranlıkla anlatır.

1936’da, olası İkinci Dünya Savaşı’nın geriliminden uzak durmak adına, İngiltere ile ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın bir ürünü olan askeri akademinin orta ve alt sınıflardan çocuklara kapılarını açması, Mısır’ın en ünlü askerinin, Cemal Abdülnasır’ın (Nasır) yetişmesini sağlayacaktı. İkinci Dünya Savaşı’nda zarar görmeye başlayan Mısırlılar, özellikle Müslüman Kardeşler, faturayı ülkelerindeki İngiliz varlığına ve Batılı yaşam tarzına kestiler.

Ayrıca Filistin topraklarında giderek artan Siyonist işgal de Mısırlılar’ın siyasi gündeminde yer kaplanaya başlamıştı. Kitapta Filistin’deki savaş Mısır’daki iç siyasetin doğasını anlatan bir olay olarak sunuluyor (Marsot,2007:104). Monarşinin savurganlığı ve beceriksizliği krala tepki duyan yeni bir subaylar sınıfını doğurdu. 1950’lerden günümüze kadar Mısır siyasetini belirleyecek olan sınıf tarih sahnesine çıkmıştı.


Nasır yılları (1952-1970)

Marsot, Nasır’ın firavunlardan bu yana Mısır’ı yöneten ilk Mısırlı olduğunu yazar. Nasır’ın başını çektiği Hür Subaylar’ın birçoğu askeri akademide beraber okumuş orta ve alt sınıflara mensup askerlerdi. Nasır ve ekibi 1953’te cumhurbaşkanı seçilen General Necib’i bertaraf edip yönetimi üstlendiler ve o zamana kadar desteğini aldıkları Müslüman Kardeşler’i pasifize ettiler.

Nasır, Soğuk Savaş’ın kamplarına girmeyi reddederek Bağlantısızlar Hareketi’nin başını çekti. Bu ona Ortadoğu’daki liderliği açan bir hamle olacaktı. Nasır’a göre, Üçüncü Dünya’nın sözcülüğü, Soğuk Savaş’ın yıpratıcı etkisine kıyasla, güvenli bir politikaydı.

Yazar, Nasır’ın Batı’nın (özellikle Amerika’nın) Mısır’daki baraj projesine verdiği desteği çekmesi nedeniye Süveyş Kanalı’nı devletleştirmek zorunda kaldığını ileri sürüyor. Kanal’daki çıkarlarını korumak için İsrail’in desteğini de alarak Mısır’a savaş açan İngiltere ve Fransa, istediklerine ulaşamadan savaşı sonuçlandırdıklarında arkalarında Ortadoğu’daki karizmasını perçinleyerek bir halk kahramanına dönüşen Nasır’ı ve milliyetçilik dalgasının doruğa çıktığı Mısır’ı bırakmışlardı. Karizmasını Suriye ve Yemen’in katıldığı Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin liderliğine tahvil etmek isteyen Nasır’ın çabaları başarısız olacak ve üçlü ortaklık bozulacaktı.

1960’lara sanayileşme politikasıyla giren Mısır’da 60’ların ortasında gelindiğinde rüzgâr tersine dönmüştü. Ekonomik sıkıntılar Nasır’ı zorlamaya başlamış ve oluşan güvensizlik ortamı muhaliflerini izlemek için ülkede bugün de etkinliğini sürdüren istihbarat aygıtı muhaberatı kurmaya itmişti.

1967’de İsrail’e karşı savaşı onur kırıcı bir şekilde kaybeden Nasır’ın karizması sarsıldı. Nasır dengeleri tekrar kurabilmek için Sovyetlere yaklaştı. 1970’te kalp krizi geçirip öldüğünde Ortadoğu halkları Nasır’ı bütün başarısızlıklarına rağmen Batı’ya kafa tutan ve Mısır’ı Arap dünyasının lideri yapan tarihi bir şahsiyet olarak uğurladılar.


Sedat kapıları açıyor

Nasır’dan sonra başa gelen Enver Sedat 1973’te Suriye ve Ürdün’le birlikte İsrail’e savaş açtı. Savaşın ilk günlerinde kazanılan başarılar, İsrail’in yenilmezlik unvanını ortadan kaldırdı (Marsot, 2007:132). Yazar, Sedat’ı, “savaşı izleyen yıllarda Nasır döneminde kaybedilen Sina’yı alma siyaseti izleyen bir lider” olarak tasvir ediyor. Sedat’ın devletçi politikalardan kapitalizme kayışı da bu bölümde anlatılıyor. Açık kapı (infitah) politikası, yazara göre, Mısırlı memurların büyük kısmını sıkıntıya soktu.

Sedat döneminin kırılma noktası 1978’de İsrail’le imzalanan Camp David Antlaşması. Mısır bu antlaşmayla Sina’yı alsa da Arap Birliği’nden uzaklaştı. Camp David sadece bölgede değil Mısır’da da tepkilere neden oldu. Hız kazanan Batılılaşma politikalarına karşı tepkilerini sertleştiren İslami örgütler, Camp David’in intikamını bir askeri tören sırasında Sedat’ı öldürerek aldılar.

1981’de Sedat’tan sonra başa geçen Hüsnü Mübarek, geride kalan otuz yıl boyunca Mısır’ı demir yumrukla yönetti. Muhalifleri susturmak için güvenlik aygıtını kullanmaktan çekinmedi. Bu da rejime tepkili İslamcıların radikalleşmesini tetikledi. Sınıflar arasındaki eşitsizliklerin derinleşmesi de alternatif bir yönetim modeli öneren İslamcılara verilen desteği artırdı. Yazarın Sedat’a ve Mübarek’e muhalif olan akımları anlatırken Müslüman Kardeşler’e vurgu yapmaması önemli bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.

Günümüzde Mısır, 2011 sonbaharında yapılacak seçime hazırlanan Mübarek ailesi ile muhaliflerin arasındaki gerilime teslim olma durumundaki bir ülke. Marsot’un kitabı okuyucuya bu gerilimin arka planını göstermesi açısından önemli. Kitap her ne kadar bir bibliyografya içermese de seçilmiş kaynakça sunuyor.


Not: Bu yazıyı yazdıktan yaklaşık 1 ay sonra Mübarek bir halk ayaklanmasıyla devrildi.

May 9, 2011

Hrant’ı Anarken: Pasajlar, “Bilenler” ve Yıldızlar



Bu yazıyı Ocak 2011'de yazmış ve yayımlanması için doğudan dergisi'ne göndermiştim. Derginin gelecek sayısında yayımlanacak bu yazımı bizimle adeta dalga geçercesine, Hrant Dink cinayetinde ihmali olanların hatalı müfettiş raporları göz önünde bulundurularak verilen yargı kararlarıyla görevlerine dönmeye başlamaları üzerine blogumda yayımlamaya karar verdim. Artık Yeter!

Kıvanç Özcan


Bazı Anadolu kentlerinde sadece ‘bilenler’in uğradığı pasajlar vardır. O pasajlarda da yine ‘bilenler’in uğradığı çay ocakları olur. Şehirlerin çarpıklığına elveren devasa işhanlarının altına sığınan bu ocakları, sigaraya erken başlamış çıraklar, sabahları uykulu gözlerle, büyük demir panjurları gıcırtıyla kaldırarak açarlar ve ‘bilenleri’ beklemeye başlarlar. Çok geçmeden, ‘bilenler’, uzak istasyonların sesini taşıyan eski radyoları dinlemek ve sigara dumanlarına takılıp zamanı seyretmek için pasajdaki sararmış plastik sandalyelere sıralanırlar.

15 Ocak’ta İzmir’deki Fransız Kültür Merkezi’ndeki etkinlikten tesadüfen haberdar oluşum ve merkezin duvarlarını kaplayan muhtelif etkinliklerin içerisinde benim katıldığım anma etkinliğine dair hiçbir duyurunun yer almaması hatta bu koca şehirin bütün duvarlarının bu anma toplantısına sessiz kalışı üzerine kafa yorduğumda kendimi o pasajdaki sararmış plastik sandalyelerden birinin üzerinde zamanı seyrederken buldum. Sahnede konuşan adamı dinleyen diğer ‘bilenler’in yüzlerinde karanlık pasajlardaki çay ocaklarına yakıştıramadığım, güvercin tedirginliğinden devşirilmiş bir hüznü, öfkeyi ve umudu okudum.

Konuşmacılardan Hayko Bağdat, usulüne göre gömülmemiş yüzbinlerce Ermeni kardeşimizi bu toprakların âdetine göre gömme görevinin vicdan sahibi Türkiyelilere ait olduğunu söyledikten sonra ekledi: “Bu kardeşlerimizin üzerine son toprağı atıp bir fatiha okuduğumuzda dünyanın bütün topraklarından amin sesleri yükselecek.” Diğer konuşmacı Kemal Gökhan, devletin Hrant Dink cinayetini soruşturamayışını anlatırken egemenlerin tutumunun bir hukuk komedisi olduğuna dikkat çekti. Gökhan, adalet taleplerimize devlet katlarından gelen tepkileri üç kelimeyle özetledi: “Bizimle dalga geçiyorlar!”

Konuşmalar devam ederken sık sık duyduğumuz kolektif irade, zihniyet yapısı ve resmi ideoloji üzerine düşündüm. Hayatımızı belki de en çok etkileyen bu kavramları somutlaştırıp onlara sorular soramaz mıydım?

Halep güneşi yüzümü yakarken sarı kesme taş binaların sıralandığı dar sokaklardan geçip Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı El-Jideyde mahallesine giriyorum. Suriye’nin en güzel restoranlarından olan Matam Sisi’ye doğru ilerlerken, restoranın yan tarafındaki gümüş dükkanına takılıyor gözlerim. Yaklaşık on dakika sonra Harout’la birlikte dükkanın önünde çayımı yudumlarken buluyorum kendimi. Akıcı Türkçesiyle, acı acı gülümseyerek konuşan bu genç adamın İstanbul sokaklarına ne kadar yakıştığını düşünüyorum. Der Zor çöllerindeki kiliseden ve oradaki anma törenlerinden konuşurken Harout aylardır içimde soğuk bir demir gibi gezinen soruyu soruyor: “Benim seninle hiçbir sorunum yok. Ama sen de bana söyle kardeşim, benim burada ne işim var?”

“Böceklerden ve kelebeklerden korkup pencereleri niye kapatıyorlar?” diye soruyor Francoise. “Zaten bütün kış böcekler ve kelebekler olmayacaklar.” Haklısın, der gibi gülümseyerek bakıyorum Norveçli arkadaşımın yüzüne. Yapmakta olduğu bir ödevi üzerine konuşmaya devam ediyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Norveç’le ilgili davaların olduğu sayfayı açtığında ben de ülkem hakkında açılan davalara bakmak istiyorum. Gözlerimin önüne sayfalarca uzanan bir utanç dosyası açılıveriyor. “Farklılıklarımızdan korkup neden insanlığın kapılarını kapatıyorlar?” diye soruyorum Francoise’ya. Zaten farklılıklarımız olmazsa insanlığımız da olmayacak.

Evet... Arkadaşımı ensesinden vurarak öldüren kollektif irade, zihniyet yapısı ya da resmi ideoloji! Sen kanlı canlı bir insan olaydın sana iki soru sorardım: “Halepli arkadaşım Harout’un gözlerindeki acıya bakabilir miydin? Farklı oldukları için, senin benzetmek istediğin o cehenneme ait olmayı reddettikleri için yok ettiğin insanlarla birlikte bu topraklardan hukuk, vicdan ve insanlık da göçüp gidiyor, utanıyor musun şimdi?”

Adaletin olmadığı Türkiye denilen bu okyanusta yırtık yelken bezleriyle karaya varmaya çalışan biz ‘bilenler’ hala Halaskargazi’deki o tozlu kaldırımda yatan arkadaşımızı anmak için 19 Ocak’ta buluşmak üzere birbirimizden ayrılıp şehrin sokaklarına dağıldık.

19 Ocak’ta akşamüstü saatlerinde Konak Meydanı’ndan geçenler, yüzlerce insanın 4 yıldır “yüzleri olmayan” vicdansızlara karşı yükselttikleri “adalet istiyoruz!” çığlıklarını duydular. Yüzlerce farklı yüz, tek bir bayrağın yani “vicdan”ın arkasında yürürken, körfezin üzerinde “bilenler”e göz kırpan yıldızlar eminim aşağıdan yükselen türküye eşlik etmişlerdir: “gaynel es gat gı nımanis/ patsvel es vart gı nımanis” (beyazsın süt gibi/ açılmış bir güle benziyorsun). Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda hemen bildim:

O yıldızlardan birisi Hrant’tı…

Son olarak, biz ‘bilenler’ kentin sokaklarına dağılmadan önce söylemek isteriz ki: Ey, her “Hrant” deyişimize, “vicdan” deyişimize, “adalet istiyoruz” deyişimize burun kıvıran, kanı kanla yarıştırıp “ee, o zaman şunu da bunu da anın” diye bize görev vermeye çalışan küflü demokratlar! Saf vicdandan mürekkep sesimizden ve adalet talebimizden ne kadar rahatsız oluyorsanız ve korkuyorsanız, ellerinizdeki kan da o kadar fazla.

Temelini faşizmle attığınız, sıvasını ırkçılıkla çaktığınız evlerinizde ellerinizin kanını nasıl yıkayacaksınız, bilmiyoruz ama bildiğimiz tek bir şey var: Yarattığınız cehennemi vicdanımızla yıkayıp yeni bir ülke kuracağız: Hrant’ın ülkesini...

May 7, 2011

en route to downtown

yalnızlığım ve tren peşpeşe
uykulu, flu ve gri bir teslimiyet gecede

yalnızlığım önde tren arkada
iki rayda dörtnala
tren yalnızlığıma yetişiyor
şehir ışıklarından
yalnızlığımın gözleri kamaşıyor

onu kalbimin kancasına asıyorum
eve sürüklüyorum
kapıya bağlıyorum

yatağımda derin bir çukur
dünden, foça'dan, martılardan
motorumun arkasında uçuşan saçlarından

yalnızlığım kapıda ağlıyor
çukur ne kalabalık
çocuklar oynuyor


Kıvanç (16 Nisan - 7 Mayıs, İzmir)

May 6, 2011

bU bİr EyLeM çAğRıSıDıR!









bU bİr EyLeM çAğRıSıDıR!

Şifreleriyle, bıyıklarıyla, filtreleriyle, yasaklarıyla üzerimize geliyorlar. Korkuttukları basının yazamadıklarını yazmamızdan korkuyorlar. Kimsenin görmesini istemediklerini görmemizden korkuyorlar. Kral çıplak diye ortalığa çıkmamızdan korkuyorlar. Dokunanı yakıyorlar.

Yanacağız. Biliyoruz. Korkmuyoruz. İmzamızı buraya atıp 15 Mayıs'ta sokağa çıkıyoruz.

April 24, 2011

eski nisan'dan isli mayıs'a

nisan yağmurlarının tülünü aralayıp
eski can evine girdiğinde
büyümüş görünebilirim gözüne
üzülme

zamanın yüzdüğü derimde
isli denizli, akşamlar ve asma dalları
çocukluğumuzdan bir şiir çiziği
yüzümde asılı olmalı

eski hamamlar ve taslardan
sevinçli izler yoksa baktığın yerlerde
is rengi evlerde, akşam inen ellerimde
ve dallarına şiir asmıyorsam
asma dallarının
üzülme

mayıs yağmurlarının tül perdesinde
eski zamanlar, akşamlar ve isli evler
hâlâ ellerimde.

Kıvanç

(25 Nisan, İzmir)

-Bu şiir, şiirden dergisinin Temmuz-Ağustos 2012 sayısında yayımlanmıştır.

April 23, 2011

dumansız odada zaman


bütün saatlerin senin yüzünde bir yeri var
sabah güneşi alnında doğar
burnunda akşamüstü çayları
dudakların gecenin uçbeyi
günün dumanını üfleyen

lamba söner,
dumansız oda
bir fırtınaya tekabül eder
gece karanlığına düşer alaz
dumansız odaya panayır iner
eteklerinde yine mai uçurtmalar

uçurtmalara vurgun bir çocuktan yüzüne
açık bir mektup var.

Kıvanç

(23 Nisan, İzmir)

April 18, 2011

kurtuluşa doğru

Aşağıdaki fotoğrafları geçtiğimiz hafta Foça'da çektim. Güneş benim için kurtuluşu simgeler. Bu fotoğraflara bakarken kurtuluşu ve özgürlüğü düşünüyorum, tıpkı onları çekerken düşündüğüm gibi.

Bugün okuduğum haberlerin birisinde iett otobüs şoförlerinden birisinin belediye otobüsünde birbirlerine sarılan çiftleri hepimizin vergileriyle alınan otobüsten hakaret ederek indirdiğini okudum. Gün içinde Bedri Baykam'ın bıçaklandıktan sonraki görüntülerine baktım. Bıçaklanan bir adamı hastaneye götürmemek için, arabasının içinde yol kenarında bekleyen bir adamın kapıları kilitleyerek uzaklaştığını gözümle gördüm. Akşama doğru ise YSK'nın 12 milletvekili adayının ve bir siyasi partinin seçimlere girmesini engellediği haberi geldi. Bütün bunlar bir gün içinde olup bitti.

Ne demiştim? Aşağıdaki fotoğraflar kurtuluşu ve özgürlüğü anlatıyor. Tekrar uzaklara gitmek istediğimi de...


April 9, 2011

tereddüt

bu tereddütte bir kan kokusu var
gelmeyen sabah, kafesli kabuslar var

herkes sayıkladığı yerde
aşk baygın bir arafta
bütün arabalar yeşilde
bütün anahtarlar kilitlerde
öl-dü-ler!

ışıklar, resimler ve sular çekildi
kanlı kelimeler tükürüyorum
şiir yazıyorsun diyorlar
çekilen suların sırtındaki
kırmızı lekeleri(mi) görmüyorlar

sesinde bir tereddüt var
sesin derindir, denizdir, uçsuzdur

çekilen suların sırtına
kavanozlar yüklüyorum
kelime dolu kavanozlar
kırmızı
görmüyorlar

Kıvanç

(9 Nisan, İzmir)

April 8, 2011

deconstruction of kasım'da aşk başkadır!

Nazlı'yı böyle çizdim:


Nazlı da beni böyle çizmiş:


Bir de böyle bir fotoğrafımız var:

April 3, 2011

gençler özgür ve bilinçli olmalı / Psikiyatrist Dr. Sabri Yurdakul

Çocuklarımızın özgür ve bilinçli olmaları onları bu yönde yetiştirip yetiştirmemize bağlıdır. Sorumluluk verdiğimiz, kendi başına karar verebilmelerine destek olduğumuz çocuklar özgür ve bilinçli olacaklardır. Sürekli onlar adına karar veriyor, verdikleri kararlara müdahale ediyor, daha da kötüsü verdikleri kararları sürekli eleştiriyor ve beğenmiyorsak özgür ve bilinçli olmaları mümkün olmayacaktır.

Özgürlük günümüzde fikir özgürlüğü olarak karşımıza çıkmakta özgür fikirler için özgür olmak gerekmektedir. Hata yapmasından korktuğumuz, kendi başına bırakamadığımız, sürekli yaşamına müdahale ettiğimiz çocuklarımız özgür olmayacak ve bilinçli kararlar veremeyecek hayatlarının kararlarını sürekli bize bırakacaklardır. Kendi başına sorumluluk almayacak çünkü bu sorumluluğun yükü altında ezileceklerdir.

Çocuklarımızın hata yapmalarına izin verdiğimiz oranda onların kişisel gelişimlerine katkıda bulunacak ve doğru kararlar alabilmelerine yardımcı olabileceğiz. Çok sevdiğim bir söz var “ küçük hatalar yapmayan insanlar büyük hatalar yapar” . Çocuklarımızın hata yapmasından korkmamalıyız. Önemli olan hatalardan ders alabilmektir. Hatalardan ders alabilen insanlar deneme cesaretine sahip olacak ve bu deneme cesaretide onları özgürleştirecektir. Ancak özgür düşünceli bir insan kendi başına kararlar alıp o kararları uygulayabilir. Onlar çocuk doğru kararlar vermeyebilir diye düşünebiliriz. Eğer çocukluğun küçük yaşlarından itibaren onları kendi kararlarını kendileri verebilmeleri için cesaretlendiriyor ve verdikleri kararları destekliyorsak karar vermekten ve sorumluluk almaktan korkmayacaklardır. Bu ise ayaklarının üzerinde sağlam durabilmelerini, verdikleri kararların arkasında olmalarını sağlayacak özgür ve bilinçli bireyler haline gelmelerini sağlayacaktır. Bu şekilde davranmadığımızda kendi başına karar vermeyen, hiçbirşeyin sorumluluğunu almayan, başka insanların yanında çekingen, ürkek ve bir söz etmeyen hatta merhaba diyemeyen çocuklarımız olacaktır. Bu şekilde yetiştirdiğimiz çocuklarımız büyüyüp genç olduklarında hayatlarının sorumluluklarını almayacak, ders için zaman ayırmak yerine bilgisayarın, televizyonun başında saatlerini ve günlerini yitirecek bundan üzüntü duymayacaktır. Yaşamı hakkında bilinçli olmadığı için kaybettiklerini umursamayacaktır.

Özgürlük bedel ödemeden kazanılmayacaktır. Çocuklarımızın özgür ve bilinçli olmalarını istiyorsak onlara müdahale etmemeli, verdikleri kararları tartışmalı, doğru ve yanlışlarını göstermeli ve doğru bildikleri yolda gidebilmelerine destek olmalıyız. Ancak bu şekilde yaşamları boyunca mutlu ve kendi kararlarını kendi alabilen bireyler olmalarına yardımcı olacak ve belki de yaşamları için en önemli alışkanlığı kazandırmış olacağız.

March 28, 2011

kana-yan

güneş güneye koşarken
gökyüzü gıyotin olur
mavi kanarım
yorgun cellat hafızam
dünyaya istemsiz bakarım

dikerek loş bayrakları
gölgemin burçlarına
çekilir güneş üstümden
gece kanar

deniz durur
dünya kanar
dudakların sahile yanaşır
liman yanar, kumsal yanar,

seninle halim budur!

Kıvanç

(Denizli, 27-28 Mart)

March 20, 2011

leylak uykusu ve dolunay kıskançlığı

ben şimdi leylak rengi bir uykuya yatarım
omzunun kenarında gülümseyen beni
alır geceme asarım.

dolunay kıskançlığı, sokak sessizliği, tül perdenin raksı
dizkapaklarından bileklerine serin bir rüzgar olurum.

sabaha gemiler gider, ağlar çekilir, yüzün belirir
çöpçüler beni senden süpürür
leylak rengi bir güne başlarım

kasyun süzüşü, unutma çabası, ıslak tunalı, direniş marşı
yüzünü alır üstüme giyerim


Kıvanç

(Ankara, 20 Mart)

March 11, 2011

gamzeye açılan kazı

Nazlı'ya...


yüzünü bir tapınak kazısında buldum
bozkırında ilk gençliğimin
ellerimdeki toza baktım
sonra ovalara, uzaklara
tozu yüzüme sürdüm

soluduğum havadaymış sesin
yüzün gördüğüm renklerde
resimlerde, apartman önlerinde
taşra kentlerinin solgun duvarlarında

bu kazıdan güneşe koşan bir kent çıkar
ellerinin serinliği, saçlarındaki kargaşa
dudaklarındaki dalgalar, güzelleştirdiğin günler

yeni bir hayat çıkar
var gücümle kazdığım bu topraktan
ovalara, uzaklara savrulur
ilk gençliğimden bugüne gelen
yolun olanca tozu!

yüzüm yüzüne çıkar
sürerim deli taylarımı
gamzelerine.

Kıvanç

(Toronto-İzmir-Denizli, 1-11 Mart)
(Kurgu Düşün Sanat-Edebiyat Dergisi Sayı: 8 Sayfa: 119)

February 24, 2011

denize yaslanan şiir

Bu denizin
çimleri dalgalı
çitleri köpüklü
cam avlusunda
oturur sana bakarım
gemileri sağa yüzdürür
martıları sola uçurur
sana bakarım

biraz mavi biraz yeşil
akşamüstü derin ve narin
kızıl olursun
güzel olursun
bütün bunlar yetmez
denizin cam avlusuna oturursun
ışıkları kapatır
şehirleri susturur
sana bakarım

ne zaman bir şehir denize yaslansa
ellerim kanatlanır
ayakuçlarımdan gözlerime
oradan gözlerine bir nehir akar

bilirim
denize yaslanan şehirlerden
sana gidebileceğimi

denize yaslandıysa bir şehir
hayat kolay dünya güzel
cam avluya oturur
bakışırız...

Kıvanç (İzmir, 10-24 Şubat)

February 21, 2011

Nasıl Profesör Olunur? (2)

Mesut Yeğen (Taraf, 21 Şubat 2011)

ODTÜ Sosyoloji Bölümüne 2006 senesinde yaptığım profesörlük başvurumun reddedilme hikayesini geçen hafta (Radikal İki’de) yazdım. 2008 yazında ODTÜ rektörü değişti. Bunun üzerine 2008 sonbaharında profesörlük için yeniden başvurdum. Sosyoloji Bölümü ve dekanlık başvurumu uygun bulup rektörlüğe gönderdi. Ancak rektörlük, önceki başvurumla ilgili davayı geri çekmediğim takdirde, yeni kadro ilan etmeyeceğini bölüm başkanına bildirdi. Cevaben, rektörlüğün davamı geri çekmem yolundaki talebinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve talebim olan kadro açılmadığı takdirde Sosyoloji Bölümünde açılacak ilk profesörlük kadrosuna başvuracağımı bölüm başkanına, dekana ve rektör Ahmet Acar’a bizzat söyledim. Nitekim, 2009 başında Sosyoloji Bölümünde bir profesörlük kadrosu açılması için yazışmalar başladı. Bunun üzerine bölüm başkanına, profesörlük kadrosu talebinde bulunduğumu, bölümün kadro talebi yaparken bu durumu göz önünde bulundurması gerektiğini hatırlattım. Ancak bölüm başkanı Kayhan Mutlu, yazılı olarak, rektörlüğün kendisine “2 aday var ama ben diğer adayı uygun gördüm” dediğini bildirdi ve talebimi reddetti.

Neticede, 2009 Haziranında Sosyoloji Bölümü için bir profesörlük kadrosu ilan edildi ve yasal hiçbir engel olmadığı için ben de başvurdum. Bu arada, bölüm başkanı Kayhan Mutlu emekli oldu ve fakat dekanlık takip eden altı ay boyunca Sosyoloji Bölüm başkanlığı için seçim sürecini bir türlü başlatmadı. Bu durum, ilan edilen profesörlük kadrosu için atanacak jürinin oluşturulmasında Sosyoloji Bölüm başkanlığını devreden çıkardı.

Buraya kadar olan biten ODTÜ yönetiminin mevzuat ve teamüle uymamak yolundaki kararlılığını gösteriyordu. Yasal hiç bir gerekçe olmadığı halde yeni kadro ilan edilmesi için önceki başvurumla ilgili yargı sürecini sonlandırmam istenmiş, bölüm başkanlığına açıkça diğer adayın tercih edildiği şeklinde görüş bildirilmiş ve nihayet Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimi yaptırılmayarak jüri oluşturulmasında bölümün dahil olmasının önüne geçilmişti. Bütün bu durum, neyin yaşanmakta olduğunu yeterince gösteriyordu.


İkinci Dava

Nihayet, rektörlük, 2009 Ekiminde jüri raporlarına atfen profesör olamayacağıma ikinci kez hükmetti. Bu ikinci kararı da yargıya götürdüm. Rektörlükçe mahkemeye sunulan evrak şunları gösteriyor. Başvuru dosyamı incelemek üzere kurulan jüri, önceki başvurumda olduğu gibi Sosyoloji Bölümü başkanlığının görüşü alınmadan oluşturulmuş. Rektörlükçe oluşturulan bu yeni jüride ikisi Boğaziçi, biri Sabancı, biri Bahçeşehir Üniversitesi, sonuncusu da ODTÜ’de görev yapan beş profesöre görev verilmiş.

Bu beş kişilik jüride yer bulan ilk dört üye, profesör olabilmek için gerekli şartları haiz olduğumu bildirmiş, bunlardan biri aynı kadro için başvuruda bulunan diğer adayla benim aramda seçim yapmayı uygun görmemiş, diğer üçü ise seçim durumunda oldukları için diğer adayın ilan edilen profesörlük kadrosuna atanmasını önermiştir. Jüride yer bulan beşinci profesör, ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Sencer Ayata ise profesör olamayacağıma hükmetmiştir.

Beş Rapor, İki Kanaat

Dosyamı inceleyip profesörlüğü hak ettiğime hükmeden dört profesörün yazdığı raporlarla Sencer Ayata raporu arasındaki örtüşmezlikler kayda değer. İlk örtüşmezlik biçimsel: Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden ilk dört rapor toplam 9 (dokuz) sayfa iken, profesörlüğü hak etmediğime hükmeden Sencer Ayata raporu tek başına 21 (yirmi bir) sayfa. Bu biçimsel örtüşmezlik içerik örtüşmezliğinin de habercisidir.

Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden profesörlerin çalışmalarım hakkındaki bazı tespit ve kanaatleri şöyle: “1999′da yayınlanan kitabı, konuya yeni bir kuramsal bakış acısı getirmesi nedeniyle, bir klasik eser vasfını kazanmıştır”; Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlıklı kitabı sadece Kürt sorunu konusunda değil, aynı zamanda kavramsal-yöntemsel açıdan çok önemli bir katkı olarak nitelendirilmelidir”; “iki İngilizce makalesi Türkiye’de belli başlı üniversitelerde verilen bütün siyaset sosyolojisi derslerinde temel okuma listelerinde yer almaktadır”; “the Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity” başlıklı makalenin Türkiye’de kurt sorununa getirdiği orijinal teorik bakış açısı son on yıl içinde Kürt çalışmalarının istikametini belirlemiştir”; “çalışmaları Türkiye’de Kürt sorunu dendiğinde ilk akla gelen, en önemli ve temel referansları oluşturmaktadır”; “üst düzeyde bilime katkı yapabilecek donanıma sahip bir bilim insanı[dır]”; “Kürt sorununun Türkiye’de sosyal bilimler ışığı altında tartışılmasına önemli katkılarda bulunan saygın bir entelektüeldir”; “yayımladığı bilimsel makale ve kitaplar siyaset sosyolojisi alanında önemli katkılardır”; “Kürt sorunu etrafındaki çalışmaları iyi araştırılmış, derinliğine düşünülmüş katkılardır”; “[çalışmaları] akademik literatür için önemli bir kaynak oluşturmuş, ayrıca üniversite dışı okuyucular için de anlaşılabilir fakat sorumlu ve sofistike bir perspektif geliştirmiştir”.

Burada tekrarlamaktan mahcubiyet duyduğum bu tespit ve kanaatlere karşı profesörlüğü hak etmediğime hükmeden 21 sayfalık Sencer Ayata raporu ise
husumet ve karalamalarla bezelidir. Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimin tekrarından ibaret olduğunu iddia eden Ayata, çalışmalarımın “nicelik bakımından son derece yetersiz, nitelik bakımından zayıf, normatif” eserler olduğunu iddia etmektedir. Ayata raporuna göre, Kürt meselesi üzerine yazdığım metinlerde görülen ve ikinci kitabımın önsözünde bizzat belirttiğim tekrarlar durumu, doktora tezi sonrasında yeni bir şey yazmamış olduğumu göstermektedir.

Bu tespitleri Ayata’nın yayınlarımı belirli bir kasıtla okuduğunu göstermektedir. Kürt meselesi üzerine yazdıklarım doğru düzgün okunursa, doktoradan doçentliğe kadar yazdıklarımın devletin Kürt meselesini 1980’e kadar nasıl algıladığına, doçentlik sonrası yayınlarımın ise bu algının 1980 sonrası biçimlerine ve Kürt meselesinin sadece devlet değil milliyetçilikler, sol ve sıradan yurttaşlar tarafından nasıl algılandığına odaklandığı görülür. Keza, doğru düzgün bir okuma yapılırsa, British Council ve Türkiye Bilimler Akademisinden aldığım burslarla 2002 yılında İngiltere’de yaptığım araştırmaların ardından, esas olarak Cumhuriyet dönemince takip edilen yurttaşlık siyasetiyle uğraştığım ve bu alanda yayınlar yaptığım görülür.

Sencer Ayata, bu türden bir doğru düzgün okuma yapmak yerine, şahsıma karşı geliştirmiş olduğu husumetin çekiciliğine kapılmayı tercih etmiş görünüyor. Öyle ki, hakemli, saygın dergilerde yapmış olduğum ve hem yurt içinde hem de yurt dışında pek çok üniversitede okutulan yayınlarım Ayata’nın nazarında, “sosyolojik hiçbir özelliği olmayan”, “kitap eleştirisi mahiyetinde” yayınlar olabilmiştir.

Bu 21 sayfalık rapora benzer uzunlukta bir karşı-raporla cevap vermeyi başka bir zamana ve zemine bırakıp şunu söylemekle yetineyim. Önceki yazımda Ayşe Ayata ve Feride Acar raporlarına verdiğim cevaplar Sencer Ayata raporu için de aynen geçerlidir. Aslında, Sencer Ayata’yla aynı jüride yer almış olan diğer dört profesörün çalışmalarım hakkındaki tespit ve kanaatleri Ayata raporuna karşı kendiliğinden bir cevap oluşturuyor sanırım.


Olan Biten

2009 başvurumun reddediliş hikayesi de böyle. Hikayenin hem idari hem de akademik veçhesi skandallarla dolu. İdari veçhedeki skandalları bir kez daha sıralamak isterim. ODTÜ idaresi, yasal hiçbir engel olmamasına rağmen yeni bir profesörlük kadrosu açılması talebimi rektörlük aleyhine açtığım ilk davadan vazgeçmem şartına bağlamış; açılan bir profesörlük kadrosuna ben de dahil iki aday başvurmuşken Sosyoloji Bölüm başkanına diğer adayı uygun gördüğünü bildirmiş; oluşturulacak jürinin belirlenmesinde Sosyoloji bölüm başkanının görüşünü almamak için boşalan bölüm başkanlığına altı ay boyunca atama yapmamış; ilgili mevzuat, oluşturulacak beş kişilik jürinin ikisinin üniversite içinden atanmasını öngörürken sadece bir üyeyi üniversite içinden atamış; bu bir üyenin de, Sosyoloji Bölümünde çok sayıda profesör bulunmasına rağmen, bir önceki profesörlük başvurum hakkında olumsuz rapor yazan Ayşe Ayata’nın eşi ve aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayla ortak çalışmaları olan Sencer Ayata olmasına karar vermiş; aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayın profesör olarak atandığı günün ertesi gün Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimlerini yapmış ve bu yeni profesörü bölüm başkanı olarak atamış; diğer adayın, profesörlük başvuru şartları arasında sıralanan öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde seksenlik dilimde olma şartını karşıladığını gösteren evrakı, istenmesine rağmen, mahkemeye sunmamıştır.

Akademik veçhedeki skandalsa şu: başvuru dosyamı değerlendiren ikisi Boğaziçi Üniversitesinde görevli ikisi de daha önce bu üniversitede görev yapmış dört profesör profesörlük unvanını hak ettiğime hükmederken, ODTÜ Sosyoloji bölümü profesörü Sencer Ayata 21 sayfalık karalamalarla dolu bir raporla profesör olamayacağıma hükmetmiştir.

İki başvurumun ardından enteresan bir akademik tablo oluşmuş görünüyor. ODTÜ’de görev yapan Ayşe Ayata, Feride Acar ve Sencer Ayata profesör olamayacağıma, buna karşılık Boğaziçi Üniversitesinde görev yapan ya da yapmış dört jüri üyesi profesör olabileceğime hükmetmiştir.

Hal budur!

(Bu yazıyı öncekiyle beraber 1 Şubat’ta Radikal İki’ye gönderdim. Editörler her iki yazıyı yayımlamak üzere kabul ettiler. Ancak ilk yazı yayımlandıktan sonra, 17 Şubat günü Radikal İki editörleri bu yazının yayımlanmayacağını bildirdi. Niyesi malum!)

February 13, 2011

Nasıl Profesör Olunur?


(Aşağıda okuyacağınız yazı benim gibi ülkenin batısında doğmuş, büyümüş bir 'beyaz Türk' ün Kürt meselesiyle ilk defa karşılaşmasını sağlamış bir insanın, hocamın, öfkeyle attığı bir çığlıktır. Ne tesadüf, şu anda masamın üzerinde okunmayı bekleyen kitaplarımın içinde en üstte duran 'Son Kürt İsyanı' başlıklı kitabın yazarı da o. / -k. )


Mesut Yeğen (13.02.2011-Radikal İki)


2547 sayılı yasaya göre doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl profe sörlük kadrosuyla ilgili bilim alanında çalışmış ve ilgili alanda uygulamaya yönelik çalışmalar ve uluslararası orijinal yayınlar yapmış olmak gerekiyor. 15 yıl çalıştığım ve profesörlük başvurumun iki kez reddedildiği ODTÜ’nün kriter leri daha yüksek. ODTÜ Sosyoloji bölümünde profesör olabilmek için asgari dört uluslararası, dört ulusal yayın yapmış, en az üç tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde 80′lik dilimde ve bütün bu alanlardan en az 150 puan toplamış olmak gerekiyor.

Yine mevzuata göre profesörlük başvuruları, ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili ve en az üçü üniversite dışından olmak üzere, beş profesörden oluşturulacak bir jüriye gönderiliyor. Yerleşik teamül de şu: Rektörlük, başvurunun yapıldığı bölüm başkanlığından 10 profesör ismi isteyip başvuru dosyasını bu 10 isim arasından seçilen beş kişilik bir jüriye gönderiyor.

Mevzuat ve teamül

Doçentlik unvanını aldıktan beş yıl sonra, 2006′da beş uluslararası, 15 ulusal yayın yapmış, sekiz tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmele rinde ilk yüzde 80′in içinde yer almış ve toplam 238 puan toplamış olarak ODTÜ Rektörlüğüne kadro ilanı için başvurdum. Rektörlük, dosyamı inceledikten sonra, ODTÜ tarafından istenen şartları yerine getirdiği me hükmederek, Haziran ayında profesörlük kadrosu ilan etti. Ben de başvurdum.

İlgili teamül gereği gelen talep üzerine, zamanın bölüm başkanı Sibel Kalaycıoğlu daha önce de ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör lük atamalarında görev yapmış 10 profesörün ismini rektörlüğe gönderdi. Bu aşamaya kadar, her şey mevzuata ve teamüle uygun işlerken tuhaf şeyler olmaya başladı.

Haziran 2006′da ODTÜ’de ilan edilen profesörlük kadrolarının atamaları birkaç ay içinde tamamlanırken, başvurum jüri raporları tamamlan madığı gerekçesiyle bir türlü sonuç landırılmadı, Rektörlükle defalarca konuşup bir sonuç alamayınca, geciktirme işlemi hakkında dava açtım. Bunun üzerine, başvurumun üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ekim 2007′de profesörlüğe atanma yacağım bildirildi. Rektörlüğün bu işlemi hakkında açtığım ikinci dava mucibince mahkemeye gönderi len işlem evrakı, profesörlüğe niye atanmadığımı pek güzel açıklıyor. Özetleyerek aktarıyorum.

İşlemler


Mahkeme evrakından anlaşılan o ki, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut başvuru dosyamı Sosyoloji bölümü başkanının önerdiği 10 isim arasın dan seçilecek beş kişilik bir jüriye göndermek yerine bambaşka bir beş kişilik jüriye göndermiş.

Jürinin bu biçimde oluşmuş olması şunları gösteriyor. Başvuru dosyam, mevcut teamül hiçe sayı larak, ikisi emekli olup biri de çalış ma alanı uyuşmadığı gerekçesiyle çekilen toplam sekiz jüri üyesine gönderilmiş, ancak Sosyoloji bölü­münün önerdiği 10 isimden tek bir tanesi bile bu sekiz kişilik jüriye da hil edilmemiş. Yine mevcut teamül hiçe sayılarak, 10 profesörü bulunan ODTÜ Sosyoloji bölümünden tek bir profesör jürimde görevlendiril memiş. Mevzuatın ‘jüri ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili beş profesörden oluşturulur’ hükmüne rağmen, Sosyoloji bölümü için yap tığım başvuru ikisi siyaset bilimi, biri gazetecilik, bir diğeri de iktisat bölümlerinde görevli dört profesöre gönderilmiş. Başvuru dosyamı de ğerlendiren beş profesörün hiçbiri ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör atamalarında daha önce görev yapmamış. Bütün bu hal, başvu ru dosyamı değerlendirmek için oluşturulan jürinin hem mevzuata hem de teamüle aykırı biçimde özel bir mülahazayla oluşturulmuş olduğunu gösteriyor.

Jüri raporları


Mahkeme evrakı, dosyamı incele yen beş profesörden birinin profe sör olabileceğime, diğer dördünün ise olamayacağıma hükmettiğini gösteriyor. Profesör olamayacağıma hükmeden jüri üyeleri şunlar: Ayşe Ayata (ODTÜ Siyaset Bilimi), Feride Acar (ODTÜ Siyaset Bilimi), Mustafa Erkal (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi) ve Korkmaz Alemdar (Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi). Profesör olamayacağıma hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle şöyle. Ayşe Ayata raporunda iki esas gerekçe öne sürülüyor. İlk gerekçe ye göre, yayınlarım daha çok Kürt sorunu hakkında yazdığım doktora tezimden üretilmiş olup bazı yayınlar birkaç yerde birden aynen yayımla mıştır. İlkiyle bağlı ikinci gerekçeye göre de, yaptığım yayınlar Kürt meselesi üzerine yoğunlaşmış olup yeterince çeşitlenmiş değildir.

Feride Acar raporunun gerekçe leri de benzer. Acar da yayınlarımın birbirinin tekrarı olduğunu ve Kürt meselesi haricinde pek çalışma yap madığımı iddia ediyor, ancak ekliyor: Kürt meselesi haricinde yapmış olduğum az sayıda yayın da hakemli olmayan dergilerde, derlemelerde ve bildirilerde yer almıştır.

İki buçuk sayfalık Korkmaz Alemdar raporu ise ilk iki sayfasında yayınlarımın adlarını sıralıyor, kalan iki paragrafta da (biri hariç) çalışmalarımın doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğunu ve ampirik veriye dayalı olmadığını iddia ederek profesörlük için yetersiz olduğuma hükmediyor.

Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapan Mus tafa Erkal raporu ise zatıma ilişkin veciz sıfatlarla dolup taşıyor, Bu veciz sıfatlardan birkaç güzide örnek vereyim: “Etnik asabiyet gösteren”, “ilkel etniklik yapan”, “devlete sa­dakatsiz”, “anti-Türk ve anti-devlet yaklaşım gösteren” vb.

Cevap veriyorum

Profesörlük unvanını hak etme diğime hükmeden jüri mensupları nın gerekçeleri özetle böyle. İlk elden söyleyeceğim şu: Bu gerekçelerin tümü, hepsi birden en hafif tabirle mesnetsiz. Tek tek gideyim.

Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimden türetilmiş olduğu gerekçesiyle başlayayım. Başvu ru dosyamda yaklaşık 20 senedir üzerine çalıştığım Kürt meselesi hakkında yapılmış çokça yayın var, bu doğru. Ama iki doğru daha var, jüri üyelerinin görmekten imtina ettiği. İlk doğru şu: Kürt meselesiyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olmayan dokuz yayınım var: ‘Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi’, ‘İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto’, ‘Yurttaşlık ve Türklük’, ‘Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gele nekler ve Cari Zihniyetler’, ‘Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler’, ‘Tarihsel Mater yalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları’, ‘Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi’, ‘Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi’, ‘Kemalizm ve Hegemonya:?’

İkinci doğru da şu: Kürt me selesiyle ilgili yayınlarımın pek çoğu doktora tezimden türetilmiş metinler değil. ‘Türk Milliyetçiliği ve Kürt Sorunu’, ‘Yahudi Kürtler ya da Türklüğün Yeni Hudutları’ ve ‘Türkiye Solu ve Kürt Sorunu’ gibi yazılarım doktora tezim gibi Kürt meselesi hakkında olmakla bera ber, her birinin ana meselesi dokto ra tezimin ana meselesinden farklı. Bu yazıların, çok değil referansları nın bile incelenmesi, 1994′te kabul edilen doktora tezimde kullanılanın haricinde yığınla yeni malzemeyi kullandığımı gösterir.

İkinci gerekçe ise yayınlarımın yeterince çeşitlenmemiş olduğu. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan do kuz yayınım bu iddianın mesnetsizliğini yeterince gösteriyor. Başlıkla rından dahi anlaşılacağı üzere, Kürt meselesinin haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var.

Feride Acar’ın “Kürt meselesi haricinde yaptığım yayınlarımın hakemli olmayan dergilerde ve derlemelerde yapılmış olduğu” şeklindeki özel iddiası ise açık bir bühtan. Kürt meselesi haricindeki yayınlarımdan bazılan Amme İda resi Dergisi, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi ile Toplum ve Bilim gibi hem ODTÜ hem de başka üniversitelerce hakemli olduğu kabul edilen dergilerde yayımlandı. Aynı şekilde, bu çalışmaların bir kısmı da İletişim Yayınlarınca hazırlanan ve başvuru kaynağı niteliğindeki derleme çalış malarda yer aldı.

Öte yandan, rektörlük evrakı Feri de Acar örneğinde ilginç bir duruma işaret ediyor. Dosyamın gönderildiği profesörlerden biri çalıştığım alanda yayınının bulunmadığı gerekçesiyle jüri üyeliğinden çekilirken, aynı du rumda olduğunu rektörlüğe gön derdiği yazısında beyan eden Feride Acar, değerlendirme yapabilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş ancak bu beyanın üzerinden bir ay bile geç meden raporunu teslim etmiş, Feride Acar’ın bu kadar kısa bir sürede ve onca işi arasında bu taramayı nasıl gerçekleştirmiş olduğu benim için esrarını koruyor.

İki buçuk sayfalık raporunun iki sayfasında başvuru dosyamdan aldığı yayın listemi aynen aktaran Korkmaz Alemdar’ın biri hariç bütün çalışmalarımın doğrudan ya da do laylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğu ve ampirik veriye dayalı olmadığı iddiaları da mesnetsiz. Enteresandır, Alemdar raporunda Kürt meselesi haricinde yayınımın olmadığı iddiası, Kürt meselesiyle il gisi olmayan dokuz yayınımın adları yazıldıktan hemen sonra yer alıyor. Bu da iddianın sadece mesnetsizliğini değil, ciddiyetsizliğini de gösteri yor. Alemdar raporunun, çalışma larımın ampirik veriye dayanmadığı şeklindeki ikinci iddiası da ilki kadar mesnetsiz. Çalışmalarımda kullan dığım meclis görüşme tutanakları, anayasa metinleri, kurumsal dokümanlar, gazete haberleri sıra dan ampirik veri kaynaklarıdır ve günümüzde bilimsel araştırmalarda yaygın olarak kullanılır.

Etnik kimliğimi, doğum yeri mi değerlendirme konusu yapıp etnik asabiyet göstermek, ilkel etniklik, devlete sadakatsizlik gibi veciz ithamlarda bulunan Mustafa Erkal raporuna cevap yetiştirmeye çalışmak elbette nafile bir iş. Lakin, şunu söylemeden edemeyeceğim: Aydınlar Ocağı başkanınca ilkel etniklikle itham edildim ya, bu da bana dert olsun!

Kim yetersiz?

Profesörlük başvurumun reddedilmesine dayanak oluştu ran jüri raporlarının çalışmalarım hakkındaki yetersizlik iddialarının mesnetsizliğini gösterebilelim sanı yorum. Akademik performansımın profesörlük için (Feride Acar’a göre doçentlik için de) yetersiz olduğunu öne süren bu dört profesörün akade mik performansına dair enteresan bir notla bitirmek isterim. Başlarken belirttiğim üzere ilgili genel mevzuat profesör olabilmek için uluslararası düzeyde orijinal yayınlar yapmış ol mayı, ODTÜ mevzuatı ise ilave olarak Social Science Citation Index (SSCI) tarafından taranan dergilerde yayın yapmayı şart koşuyor. 2007′de yap tığım tarama, profesör olamayaca ğıma hükmeden bu dört profesörün SSCI tarafından taranan dergilerdeki yayın sayılarını şöyle veriyordu: Ayşe Ayata 0 (sıfır), Feride Acar 0 (sıfır), Korkmaz Alemdar 0 (sıfır) ve Musta fa Erkal 0 (sıfır). Hal budur!

February 10, 2011

Kurtlar Vadisi Filistin ya da: Derin Devletin Sinematografik Aygıtları




Kıvanç Özcan
(altyazı, mart 2011)

Üzerine yazılıp çizilenlere ve sanal ortamdaki tartışmalara bakılırsa geçtiğimiz Ocak ayında gösterime giren Kurtlar Vadisi Filistin, memleket ahalisinin Orta Doğu algısını ‘zenginleştirmiş’ görünüyor. Bu ve benzeri filmlerle yapımcıların gündeme dair kolay tüketilen ajitatif ürünleri piyasa sürüp ceplerini doldurduklarına dair bir çok şey yazıldı. Filmin anti-semitizmi beslediği ve toplumlar arasında düşmanlık tohumları attığına dair yazıları da okumak mümkün. Filmi izledikten sonra eleştirilerin bir çoğuna katılmakla beraber eleştirilerin sadece filmin anti-semitik yaklaşımıyla sınırlanmasının eksiklik olacağını düşündüm. Bu yazı bu eksikliği tamamlamaya küçük de olsa bir katkı sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.

Diğer seanslardaki durum nasıldı bilmiyorum ama film başlamadan önce oturduğum yerden arka sıralara bakıp gözümle saydım. Altı kadın, yaklaşık 100 kadar da erkek izleyici vardı. Filmi beraber izlediğim arkadaşım “onlar da sevgililerinin zoruyla gelmiş gibiler zaten” demez mi.

Film İsrail Devleti’nin katliam yaparak dokuz kişiyi öldürmesiyle gündeme oturan Mavi Marmara gemisinin heybetli görüntüsüyle başlıyor ve İnsani Yardım Vakfı’nın logosuna zoom yapıp geminin içinden görüntülere geçiyor. Dua edenlerin ve örtülü kadınların yoğun olduğu görüntülerle İslami bir referansın çerçevesi çizildikten sonra bu çerçevenin içi “Barış için buradayız, şehit olacağız” gibi söz öbeklerinin aynı cümle içinde kullanılmasıyla dolduruluyor. Filmin genel akışına dair ilk ipucunu Mavi Marmara gemisinin çekimlerinde yakalamak mümkün. Film boyunca yapımcıların mesajı ilk olarak kabaca verildikten sonra bu kabalık ‘tali’ etmenlerle yumuşatılmaya çalışılıyor. Örneğin, yukarıdaki İslami çerçevenin içinde elbette başka yardımseverlere de yer var. Ama figüran (zenginlik?) olarak. Gemi kaptanının sert bir şekilde söylediği ‘rotamız Gazze limanı’, ve yolcuların ‘şehit olma’ hevesleri başka yardımseverlere bu cihat tablosunda figüran olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.

Mavi Marmara Gazze’ye doğru yoluna devam ederken film boyunca göreceğimiz İsrailli-Yahudi kategorizasyonu ile tanışıyoruz. Bilgisayarlar, dev ekranlar ve plazmalarla donatılmış bir labaratuvar görünümündeki askeri karargahtan emirler yağdıran komutan (Moşe) çarpıtılıp karikatürize edilen bir İsrailli (filme göre aslında Yahudi) kimliğinin temelini atıyor. Gemiye düzenlenen operasyonun katliamla sonuçlanmasının ardından filmin esas kahramanlarının (Polat, Memati, Abdülhey) izleyiciyle tanışma vakti geliyor.

İzleyicilere İsrailli askerlerin ağzından korkuyla karışık bir hayranlıkla Türklerin yetiştirdiği özel bir ekip olarak takdim edilen ama aslında kıraathanelerde ya da bar-pavyon kapılarında görebileceğimiz üç ağır abimiz Orta Doğu’daki iktidar ilişkilerinin geriliminden beslenen çarpık bir bölge algısını pekiştirmek ve yeniden üretmek üzere görevdeler.

Kahramanlarımız izleyiciyle tanıştıktan sonra filmin gerçeklikle arasına koyduğu mesafe artık daha belirgin hale geliyor. Örneğin, kahramanlarımız Kudüs’te ellerini kollarını sallayarak gezmekle kalmıyorlar, tartıştıkları İsrail askerine komutanları Moşe’yi öldürmeye geldiklerini de söylüyorlar. İsrail’de araştırma yapmış birisi olarak bunu ucuz bir komedi sahnesi olarak izlediğimi belirtmeliyim.

Filmin üzerinde yükseldiği Türkçü-İslamcı zemin kahramanlarımızın İsrail askerleriyle ilk tartışmasında bir aşağılık kompleksi olarak kendisini gösteriyor. Kudüs’ün göbeğindeki İsrail askerinin inceledikten sonra ‘anlamayarak’ sorduğu “bu hangi ülkenin pasaportu?” sorusunu Polat’ın bir “Türkiye” diyerek yanıtlayışı var ki ancak o kadar olur.

Kahramanlarımızın askerle tartışmaları Kudüs çarşısında otomatik silahların eşlik ettiği bir kovalamacaya dönüşüyor. Çarşıdaki yüzlerce insanın hayatının bir hiç uğruna tehlikeye atılması ise teferruat olarak duruyor. Teferruatın içinde dokuz ölü on yaralı var. Filmde sunulan İsrail’in Birleşmiş Milletler kararlarına pek de uymayan bir ülke olması gibi olgusal gerçekler ‘Türklerin yetiştirdiği özel ekibin” başka bir devletin topraklarında intikam amacıyla katliama kalkışmasını haklı çıkarmıyor. Ayrıca bütün film boyunca işlenen sürü halinde dolaşan Araplar görüntüsü ilk olarak bu kovalamaca sahnesinde karşımıza çıkıyor. Buna aşağıda değineceğim.

Kahramanlarımızın bu kovalamacası filmin asıl mesajını yumuşatmak için işe koşulan Amerikan vatandaşı, kadın, Yahudi, turist rehberini de alarak Filistinli Abdullah’ın dolmuşuna atlamalarıyla son bulur. Kovalamacada gözümüze sokulan şeylerden birisi de kahramanlarımızın attıklarını vuran civan delikanlılar olmaları. İsrail askerleri kahramanlarımızı onca teknolojiye, M-16’lara vs. rağmen vuramazken, bizimkiler bazen beylik tabancalarıyla bazen de ele geçirdikleri silahlarla isabet oranlarını yüzde 98’in altına düşürmüyorlar. Türk’ün tabancasının tek vuruşta becerdiğini Yahudinin makinelisi onlarca saydırmaya rağmen beceremiyor kısacası.

Dikkatli bir okumayla filmin şoförlükle şereflendirdiği Filistinli Abdullah üzerinden aslında çarpık bir Filistinli-Arap algılamasını dolaşıma soktuğunu yakalayabiliriz. Filistinli Abdullah film boyunca kahramanlarımızın ayak işlerine koşan, onların yanında çatışmalara girmek için can atan bir figür olarak sunuluyor. Başka bir deyişle kahramanlarımız Abdullah’ı kendi davasının misafiri yapıyorlar. İsraillilerin ağzından hatırlatılan ‘Araplar çok ürüyor yakında çoğunluk olacaklar’ miti ise bana nedense kahramanlarımızın pekala taşıyıcısı olabilecekleri üreme ve işgal etme ile ilgili başka bir söylemi hatırlattı. Filistinli Abdullah’a dönersek, kahramanlarımızla Abdullah arasında bir Robinson-Cuma ilişkisi kurulduğunu ileri sürebiliriz. Film boyunca kahramanlarımıza ulaşım hizmeti sağlayan Abdullah, İsrail askeri üssünden silah kaçıran Polat’ın ‘nasıl taşıyacağız bu silahları?’ sorusunun cevabı olarak bir anda ekranda gözüküveriyor. Burada küçük bir parantez açmakta fayda var, kahramanlarımızın kendi aralarında da efendi-uşak ilişkisi seziliyor. Hiyerarşik olarak fazla konuşmaması, kısa net soruları, nişancılığıyla ve yakın dövüş sanatlarını icra yeteneğiyle Polat, Memati ve Abdülhey’in hayli üstlerinde bir yerlerde konumlanıyor. Polat’ın ekipteki diğer iki elemanıyla kuruduğu ilişki nedense bana lise yıllarımda sürü düzeni ile reislerinin peşinde okul koridorlarında kabadayılık yapan ‘ülkücüleri’ hatırlattı.

Parantezi kapatıp devam edelim. Filistinli Araplara yönelik kategorileştirme ve karikatürize etme işi Abdullah’la sınırlı değil. Filistinliler filmde polis güçlerine rağmen kendilerini koruyamayan; Polat, Memati ve Abdülhey üçlüsünün yardımlarına muhtaç bir kalabalık olarak yer alıyorlar. Taş atan çocuk kalabalıkları, isabetsiz nişancılar, kuş gibi vurulup ölenler hep Filistinli. Kahramanlarımız ise Filistinlilerin beceriksizliklerini yetenekleriyle kapatmaya çalışıyorlar.

Abdullah’ın ailesi üzerinden anlatılan ama aslında kahramanlarımızın içinden fışkırdığı erkek-egemen aile yapısı da filmde öne çıkanlardan. Kahramanlarımız dışarda cenk ederken evde onları bekleyen Abdullah’ın kadın ve çocuklardan oluşan ailesi ve Amerikalı turist rehberine biraz daha yakından bakalım. Evdeki kadınlar erkek egemen bir bakıştan damıtılan rolleri yüklenmişler. Sürekli olarak yemek yapmakla, örgü örmekle ve çocuk bakmakla meşguller. Eve hakim olan bu hava Amerikalı rehbere de sirayet etmiş olacak ki kendi giysilerini değiştirip geleneksel Arap giysilerini giyiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sahnede ‘kızımızın’ şahadet getirmesini beklemedim değil. Heyhat! Arap giysilerini giymesi onu ‘gerçek bir kadın’ yapmaya yetmiyor. Çünkü filmdeki ifadesiyle o çocuklardan ve yuvadan yoksun birisi.

Filmin senaristleri Amerikan pasaportlu Yahudi rehberimizin önce ev ahalisinden Filistinli oldukları için korkmasını sağlayıp sonra ‘biz, bize düşman olanlara düşmanız Yahudilere değil’ cümlesiyle teselli etmeye çalışmışlar. Fakat nafile. Çünkü, filmde İsrail askerlerinin Filistinlilerin evlerini yıkmasını anlatırken “bunların bayramı var, o zaman yıkmaya gelmiyorlar” derkenki “bunlar” sözcüğünün toptancılığı bize başka bir şey söylüyor. Film İsrail askerlerinin dışında görünmez kıldığı Yahudilerin varlığını, çerçevesi “onlar” “bunlar” gibi genellemelerin joker kelimeleriyle çizilmiş bir alanda aşağılayarak hisettiriyor.

Filmin Filistin Devleti’nin karakterine dair nasıl bir arzu içinde olduğuna dair de bir şeyler söylemek mümkün. Kahramanlarımız çatışmadayken İsrail askerleri tarafından evi yıkılan ve yıkım sırasında hayatını kaybeden Abdullah’ın annesi ebediyete uzun bir zikir sahnesiyle uğurlanıyor. Bazı izleyiciler zikir sahnesinin anlamsızlığına vurgu yapmışlar. Buna katılmıyorum. Filmdeki “İslam barış dinidir, mazlumlar hep Müslümanlar, asırlarca İslamiyet sayesinde barış içinde yaşamışız” gibi repliklerle okunduğunda bu zikir sahnesi filmde inşa edilmeye çalışılan İslami bir Filistin algısının yapıtaşlarından birisidir.

Ağır mesaj bombardımanı şeklinde ilerleyen filmin hedefleri arasında Amerika da var. Yukarıda değindiğim Amerikan pasaportlu, kadın, Yahudi turist rehberinin İsrail askerlerinin hoyratlığından nasibini almasının ve kahramanlarımız tarafından korunup kollanmasının altında şöyle bir mesaj yatıyor olabilir mi? Efendimiz Amerika görüyorsun: Yahudi, kendi dininden olanlara bile neler yapıyor sana neler yapmaz. Efendimiz Amerika, İsrail’in yanında durma, Türkiye’nin yanında dur. Bak senin pasaportunu bile takmıyorlar. Efendimiz Amerika bizi kanatlarının altına al.

Amerika’ya yönelik olarak filmin sunduğu ikili bir algılama göze çarpıyor. Birincisi yukarıda belirttiğim ama filmde fazla belirgin olmayan efendi-uşak ilişkisi. İkincisi ise ülkemizde ulusalcı-milliyetçi paranoyaların güç motoru olan Batılıya, Batıdan gelene ajan muamelesi yapan bir algılama. Efendilerini kızdırmamak için dikkatli davranan yapımcılar Amerikan pasaportlu Yahudi rehberin ajanlığına dair şüpheyi Filistinli Abdullah’ın ağzından dolaşıma sokuyorlar.

Filmde kahramanlarımızın korumasındaki turist rehberini saymazsak İsrail askerlerinden ve kötü kapli cezaevi müdüründen başka bir Yahudi ile karşılaşmıyoruz. İsrail askerlerinin hoyratlıklarını Yahudiliğe tahvil etmek için daha kolay bir çözüm bulunamazdı değil mi?

Ancak Ortodoks Yahudilerin azınlıkta kalan bir kısmının rüyalarını süsleyebilecek İsrail’in Fırat’tan Nil’e kadar bütün toprakları Yahudileştireceğine dair hasletin filmde sanki tüm İsraillilerin benimsediği ana akım bir söylem olarak sunulmasına şaşırmamalıyız. Çünkü ırkçılar ve milliyetçiler birbirlerini en arsız, akıldışı yerlerinden tanırlar ve kendilerini de bu akıldışılığa aynı düzlemde cevap vererek yeniden üretirler.

Filmde Yahudilikle ilgili çarpıtmaların içerisine dünyanın baş belası Yahudiler mitinin sokuşturulduğunu da görüyoruz. Afrika’ya mermi satmaya çalışan asker-tüccar karışımı İsrailliler filmin bu amacına hizmet ediyorlar. Yahudilere ilişkin olarak ülkemizde yaygın olan söylemlerden birisi de Yahudilerin güvenilmezliği, herkesi sömürerek zengin oldukları, çok iyi pazarlıkçı oldukları ve para için her şeyi yapabilecekleri iddialarına dayanır. Bu söylem filmin sonlarında Polat tarafından köşeye sıkıştırılan hapishane müdürünün canını kurtarmak adına pazarlığa girişmesiyle izleyiciye hatırlatılıyor.

Alarmist bir haleti ruhiyenin baskın olduğu filmde ‘çaktırmadan’ Yahudiliğin ‘kötülüğüne’ yapıştırılmaya çalışılan görsel etiketler de dikkat çekiyor. İsrailli komutan Moşe’nin Polat tarafından vurularak bir gözünü kaybetmesi (Moşe Dayan’ı hatırlayanınız var mı?) ve artık kullanamadığı gözündeki siyah bantla kötü kapli korsan mertebesine çıkarılarak kötülüğünün pekiştirilmesini bu minvalde değerlendirebiliriz.

Moşe’nin ölmeyip (hay allah) gözünden yaralanması film boyunca Polat’la aralarında süregiden ‘kız kavgasına tutuşmuş iki delikanlının hesaplaşmasını’ andıran durumun lastik gibi uzatılması için işlevsel. (Bu satırları yazarken filmde Polat’ın “Moşe buraya gelsin” bağırışını hatırlayıp gülümsüyorum.)

Arap ve Yahudi kimliklerine ilişkin kategorizasyonlar ve karikatürleştirmelerle ilerleyen film boyunca en çok duyulan ses savaşın o sağırlaştırıcı sesi. Özellikle filmin ikinci yarısında yaklaşık yarım saat boyunca bir tek konuşmaya yer vermeden devam eden çatışma sahnelerinde kullanılan alet edavata baktığımızda (tank, helikopter, roketatar, el bombası) yapımcıların masraftan kaçınmadıklarını görüyoruz. Koyultulmuş savaş sahnelerinin esas oğlanları olan kahramanlarımızın yanında hem İsrail askerleri hem de Filistinli gençler kurşun yemek, havaya uçmak ve ölmek gibi figüratif işleri yapıyorlar.

Fakat savaş sahnelerinde cömertçe kullanılan teknoloji iyi bir film üretmeye yetmemiş. Son derece zayıf oyunculuk, niyetin ‘kötü’ zihniyetin islamo-faşist olması ile birleşince özellikle savaş sahneleri Cüneyt Arkın filmlerinin bir potpurisine benzemiş. Film, şiddetin kullanımına ilişkin olarak içe dönük ama üstü örtük bir güzelleme yapmayı da ihmal etmiyor: “Şiddet politikasının bizimle bir ilgisi yok, gerçek bir ordu bunu asla benimsemez.”

Ucuz Amerikan filmlerinde bile iyi ve kötü arasındaki mücadelede “kötü”nün biraz alan kazanmasına izin verilir sonra “iyi” onu zorlukla da olsa yener. Film böylece ortalama izleyici için heyecanlı hale getirilir. Kurtlar Vadisi Filistin’de ise “iyi” olarak gözümüze sokulanlar doymak bilmez bir atak içerisindeler.

Gerçekliği ıskalarken tereddüte düşmeyen söz konusu film milliyetçi-devletçi refleksleri ve Türk-İslam sentezinin son dönem Orta Doğu algılamasını göstermesi açısından önemli. Filmin ülkemizdeki derin devletin aslında hepimizin bildiği algılamasını ve tercihlerini ülke dışındaki coğrafyalara taşımasını da kayda geçirelim.

Filmin isminde Filistin’i görüp aldanmamak lazım. Bu filmde ne Filistin meselesine ne de meselenin Filistinliliğine ilişkin bir anlatım var. Ülkemize özgü bir milli hassasiyet inşaatına farklı kimlikler arasında hiyeararşik ilişkiler kurarak nefretli bir harç katan, bunu yaparken de gerçeklikle arasına mesafe koyarak komplo teorilerinden medet uman bu film, hem Filistin’de hem de İsrail’de barış için mücadele eden insanları bilinçli olarak yok sayıyor. Bu ve buna benzer filmlerin kışkırtmalarına karşı uyanık olmalıyız.

(Bu yazı altyazı dergisinin Mart 2011 sayısında yayımlanmıştır.)

February 7, 2011

Birkiii... Üç, dört!



kuzeyde bir gece...

Neonlar nasıl da uzuyor
camdaki yüzüm
karların arasında kayıyor
yalazlı yaram
karları tüketiyor

Uçtum kaçtım
sınırlar aştım
yalanların en beyazıyla
içimdeki demirden
gerçeğe vardım

Sordum sordum
yollar bitti
bittim
dizlerine vardım

Boğazımdaki yıllanmış demiri
çıkardım önüne koydum!

Dağların arasında güneş varmış
şaşkınlığının arasından gülüşün gözükmüş
yoko ono ağacındaki kelimelerim yere dökülmüş

Şimdi gözlerimdeki soruyu dinle:

Önüne serilmek için kendimi vurup da geldim
içimdeki hayalinle ölmektense
mesafeli nezaketinle mi çürüyeceğim?

Kıvanç

(Atlas Okyanusu-Istanbul-Izmir, 30-31 Aralik 2010 - 1 Ocak 2011)
Fotoğraf: Transformation: Lights to sea (Toronto)

February 2, 2011

LÂL

Belki aylarca susarım
elim ellere değer
yollar nasıl da uzar
anımsamanın kış uykusuna giderim
o amorf, gri topraklara

Dilimin lâl
kalemimin sel olduğu yere

Ama dönerim elbette
kaçmaları gitmelere bırakır
karların üzerine çöller nakşettiğim yere:
kuzey bahçelerine
bir gün dönerim


Kıvanç
(Ocak2011-Izmir)

January 29, 2011

askıda

İnsanın kuzeyi en yalnız olduğu yeridir
güney denizleri karnavala durur
kuzey bahçeleri suskunlukla örtülüdür

Lund’da bir park var
parkta dilsiz bir nehir durur
pilsiz bir saate asılı buzlu bir nehir
buzun cam aynasında bir kadın var
gözlerim o aynada asılı durur
Lund’da bir park var
parkta bir nehir
nehirde bir kadın
kadına gözlerimi asmışım
ben dururum...

Kıvanç
İzmir-27 Ocak

January 25, 2011


Kimi ölüler bize ne kadar yakın. Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü.

January 11, 2011

Hiç Kimsenin ve Hepimizin Şehri: “Fettan Kudüs…”



Ayşe Karabat, Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, Everest Yayınları, 2010, 2. Baskı, 370 s.


Kıvanç Özcan


“Ey Kudüs, unutursam seni, sağ elim hünerini unutsun… Seni anmaz, en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın…” (Tevrat’ın “Mezmurlar” bölümünden bir yemin)

Türkçede Orta Doğu üzerine yazılan kitapların büyük çoğunluğu siyasi ve stratejik bakış açılarının veya akademik bilgi verme çabalarının matematikselliğine ve soğukluğuna hapsolmuştur. Orta Doğu muhabirliği günlerinden ve Radikal Gazetesi’ndeki yazılarından tanıdığımız Ayşe Karabat’ın Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri isimli romanı, bu soğuk ve matematiksel anlatıları aşmaya çaba gösteren bir çalışma...

Yazar, bu kitapta, Kudüs’te geçirdiği zamanda yaşadığı acılara tanıklığını okurlarla paylaşıyor. Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri “birgün barışın da romanını yazma hayaliyle…” diye başlayan bir savaş romanı aslında. Bu satırları yazmaya başlamadan yaklaşık 4 ay önce Kudüs sokaklarında dolaşırken hissetiğim duyguların tekrar alevlenmesini sağlayan bu romanı Filistin ve İsrail’de geçirdiğim günlerde aralayabildiğim Kudüs’ün perdelerini biraz daha açabilme umuduyla okumaya başladım.

Kudüs’te çalışan gazetecilerin başlarından geçenleri Orta Doğu’nun sürekli değişen siyasi gündemiyle ve bu gündemin günlük hayata yansımalarıyla iç içe geçirip anlatan Karabat, kavgaların ve çatışmaların gelip geçiciliğini, Harem-i Şerif’teki altın kubbenin umursamazlığı ve vakurluğu ile birleştirip Kudüs’ü kendi deyimiyle “fettan bir şehir” olarak romanın merkezine koyuyor. Hiç kimseye ait olmayan, çünkü herkese ait olan Kudüs, kendisine sahip olmaya çalışanların felaketi olurken, kendisini rahat bırakanlara bütün güzelliklerini cömertçe sunuyor. Karabat, ana karakterlerini beraber habere çıkan ve izlenimlerini akşamları İsrailli Daniella’nın “Barood” adlı barında paylaşan Orta Doğu muhabirlerinden oluşturduğu romanında “herkesin Kudüs’ü”nü anlatmaya çabalıyor. Karakterleri, İsrail ve Filistin topraklarında yaşananları dünyaya bazen heyecanla bazen de çaresizlik ve üzüntüyle aktaran gazeteciler; Nadya, Steve, Frank, Saadet ve Saadet’in kızı Hazal. Nadya, Fransa’da yaşayan, üçüncü kuşak bir Filistinli. Annesinin bütün engellemelerine rağmen dedesinin ve babaannesinin ona öğrettiği mültecilik değerleri onda kimliksizlik ve ait olamama duygusu yaratmış. Bu duygunun hayatında yarattığı fırtınayı, ait olduğunu fark ettiği şehire, Kudüs’e yerleşerek dindiriyor. Dikkatli okuyucular Nadya’yı huzursuz eden bu kimliksizlik ve ait olamama duygusunun aslında dünyanın dört bir tarafına dağılan Filistinli mültecileri saran ortak duygu olduğunu fark edeceklerdir. Okuyucular, Frank’ın Danimarka pasaportu taşıyan mülteci doktor Muhammad’la “geri dönmek” üzerine yaptığı konuşmayı okurken şu soruyu sorabilirler: “İnsan hiç görmediği bir yere geri döner mi?” Sorunun cevabı ait olamama ve kimliksizlik duygusunun derinliğine işaret eder:

Evet, Filistinli ise döner!

Ne var ki yazar, mültecilere özgü geri dönmek ile yaşam arasındaki güçlü bağı ellerindeki anahtarları sallayarak yürüyen beyaz entarili yaşlı Filistinliler üzerinden anlatırken okuyucuyu, üstü kapalı olarak, mülteci sorununun yeni kuşaklar tarafından farklı algılanabileceğini düşünmeye çağırıyor.

Gerçek adı “David” olan Steve, romanın sonlarına doğru Kudüs’teki Yahudi mezarlığını kuşbakışı gören Mabed Tepesi’nden aşağıya atlayarak hayatına son veren, kafası bir hayli karışık… Yıllar önce Yahudi olmayan birisine aşık olduğu için ailesinin tepkisiyle karşılaşıp intihar eden ablasının acısını ve lüle saçlarını kestiği için dayak yediği aşırı dinci babasına duyduğu nefreti alkolle savurmaya çalışan bir Yahudi. Steve’in ancak hayatına son vererek kurtulacağına inandığı acıları, aslında “İsrail-Filistin meselesine nasıl yaklaşmamalı?” sorusunun cevabını bizlere veriyor. Akıl ve mantıktan yoksun, dünyaya kendi dini değerlerini merkeze alarak bakan ve başka insanları umursamayan bir yaklaşım sadece Steve’in değil, bütün Orta Doğu’nun felaketi olacaktır.

Danimarkalı Frank, Orta Doğu’nun ateşinden ve büyüsünden kendisini diğer gazetecilere kıyasla uzak tutmayı başarabilen, masabaşı çalışmaktansa çatışmaların kalbinde olmayı seven, soğukkanlı, eşi Karen’la evliliğini noktalamaya çalışan ve Türkiyeli Saadet’e aşık olan bir gazeteci... Saadet ise evlenmeden çocuk sahibi olan, özgürlüğüne düşkün, asabi olduğu kadar kırılgan, kızı Hazal’la birlikte aslında biraz da huzuru aramak için Kudüs’te çalışan, NTV’nin Orta Doğu muhabiri, Türkiyeli gazeteci... Kimilerinin hayatlarını ellerinden alan Kudüs, ona hayatının aşkını, Frank’ı veriyor. Saadet’in kızı Hazal ise romanda karmakarışık bir denklemi açabilecek, basit ama can alıcı soruları soran, farklı dinlerden ve etnik kimliklerden çocukların beraberce eğitim gördüğü Fransız okuluna giden bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın en güçlü yanlarından birisi, Orta Doğu’yla ilgili bilgilerin, herhangi bir kopukluğa yer verilmeden öykünün akışı içerisinde işlenmiş olması. Örneğin, koşer (helâl) yemekler, et ve süt ürünlerinin beraber tüketilmemesi, Kudüs’teki Yahudilerin Şabat’ı nasıl yaşadıkları, Yahudilerin Mısır’dan çıkışının hatırlandığı Seder, Hamursuz Bayramı, dindar Yahudilerin evlilikleri gibi Yahudi kültürüyle ilgili bilgiler öğreticilik kaygısına kapılmadan ve romanın gidişatından sapmadan okuyucuya anlatılıyor. Romandan taşmayan, karakterlerin üzerinde sırıtmayan, olaylara eğreti durmayan, kurgunun içine ustalıkla yedirilmiş bir genel kültür bilgisi edinebiliyoruz.

Bölgeye ilişkin bilgilerin öykünün ana gövdesine eklemlenmesinin en başarılı örneği Nadya’nın gördüğü rüyada İsrail’in kuruluşunun anlatılması... Birleşmiş Milletler’in 1947’de Filistin topraklarını paylaştırma kararından sonra olanlar Nadya’nın ağzından anlatılırken, o günlerin siyasi atmosferi doğru yansıtılıyor. Düzensiz Arap orduları ve birbirlerine kazık atma peşinde olan Arap devletleri, çok daha örgütlü ve askeri açıdan donanımlı İsrail karşısında yenilgiye uğrarken, yazarımız, İngiltere’ye de dokundurmayı ihmal etmiyor: “Burayı birbirine katıp sonra da ‘biz gidiyoruz’ diyerek çekilemezler” (Karabat, 2010: 52).

İsrail Devleti’nin kuruluşu sırasında gerçekleşen ve onlarca Filistinli’nin hayatını kaybettiği Deir Yassin Katliamı ve ona karşılık yapılan Etzion Block Katliamlarını okurken aklıma gelen ve yanıtlarını henüz veremediğim soruları paylaşmak isterim: İşgal edenin katliamları ile işgale uğrayanın buna cevaben gerçekleştirdiği saldırılar aynı kefeye konuluyorsa, bu eşleştirme bizatihi işgal edilene karşı en az işgal kadar bir haksızlık daha yaratmıyor mu? İsrail Devleti işgali bitirmeden Filistinli örgütler şiddeti durdursalar, Filistin halkı ne gibi haklar elde edebilir?

Hayata Gazze’den baktığımızda bu sorulara vereceğimiz yanıtlar farklı olabilir. Karabat’ın tasviriyle, “yarıaçık cezaevi, cehennem, erkek egemen, kalabalık, içkinin rüşvetle alındığı ve silahların kolayca elde edildiği” bir toprak parçası olan Gazze’de yaşayanlar için şiddet, bazen kurtuluş ya da kaçış olarak da okunabilir. Zaten, Şeyh Ahmed Yasin’le mülakat yapan gazeteci Nadya da ‘Gazzeli olsam ne olurdum?’ sorusunun yanıtını açık bir şekilde veriyor: “Hamaslı”

Kitabın intihar bombacıları ve terörle ilgili bölümleri bir başka soruyu tetikliyor: Şehirlerdeki sivillere yönelik saldırılarla Filistin topraklarının işgal edilmesi suretiyle inşa edilen Yahudi yerleşimlerine yapılan saldırılar aynı kefeye mi girer? Yazar, bu soruyu cevaplarken sadece dindar ve radikal Yahudilerin yerleşimci olmaya gönüllü oldukları ön kabulünden yola çıkmamızı engelleyecek ilginç bilgiler sunuyor. Dindar olmayan, barışsever, siyasi ya da ekonomik nedenlerle yerleşimlerde yaşamak zorunda kalan insanlardan bahsediyor (Karabat, 2010: 134). Böylesi bir durum iki toplumun kanlı bir şekilde iç içe geçtiğinin de göstergesi… Hakkında konuştuğumuz topraklar, bir soruya tek ve net bir yanıtın verilmesini zorlaştırıyor.

İsrail ordusunun Filistinlilere karşı acımasız tutumunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren bu roman, bizi çatışmalar ve işgaller sırasında ordunun taş atan gençlere karşı gaddarca tutumuna, kontrol noktalarındaki eziyetlere, askerlerin Filistinlileri sürekli azarlamalarına, hatta Arapların çantalarını silahlarının namlusuyla karıştırmalarına tanıklık yapmaya çağırıyor. Kontrol noktalarında bekletilirken doğum yapmak zorunda kalan Filistinli kadınlar bize, savaşın -siyasi ve askeri alanlara hapsolmak şöyle dursun- sıradan hayatların bile merkezine yerleştiğini anlatıyor.

İsrail ve Filistin toplumlarıyla ilgili yerleşik algılarımızı sarsacak öykülere yer veren Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, akademik dünyada halen yanıt bulamamış “kimin Yahudi ve İsrailli olduğu”na dair kadim tartışmaya da göndermelerde bulunuyor. Rusya’dan göç eden Yahudilerin İsrail toplumuna kolayca kabul edilmedikleri ve bu kabulü kolaylaştırmak için ordudaki en sıkıcı işlere talip oldukları, işsiz kalanların ise kendi aralarında kurdukları internet sitelerinde Yahudi düşmanlığı yaptıkları İsrail kimliğinin çok parçalı yapısına ilişkin farklı anektodlardan sadece biri (Karabat, 2010: 58)… Yazara göre, İsrailliler, her ne kadar kendilerini “Avrupalı” saysalar da alışkanlıkları onların Orta Doğulu olduklarının kanıtı...

Karabat’ın kimlik meselesini “filtreleyerek” çektiği fotoğraflarda Filistinliler de kadraja giriyor. Nadya’yı ‘sınır’daki kontrol noktalarına götüren taksici Julani, Doğu Kudüs’te oturan ve İsrail pasaportu taşıyan, İsrail plakalı arabası yüzünden Filistin tarafına geçemeyen ama İsrailliler ile iyi ilişkiler kuran, belki de kurmak zorunda kalan bir Filistinli. Hem Yahudilerin hem de Arapların kullandığı bir isim olan ‘Julani’ kimlik karmaşası içinde ekmek parası peşindeki taksi şoförünün belki de yegâne silahı...

Kitabın başarıyla vurguladığı mesajlardan birisi de işgalin hem işgalciyi hem de işgale uğrayanı çürüttüğü gerçeği... İşgalci ve işgale uğrayanın tek ortak noktası olan bu çürümenin Filistin ve İsrail toplumlarında açlık ve sefaletle atbaşı giden yansımaları dikkate değer. Yahudiler adına Filistin topraklarında ev alan Filistinliler, gözleri kapalı halde bile kalaşnikofları söküp tekrar birleştirebilen 12-13 yaşlarındaki çocuklar, İsrail mallarının Arap pazarlarında satılmasını kolaylaştıran ekonomik işbirlikçiler madalyonun bir yüzünde yer alırken; en küçük eleştiri karşısında muhataplarını anti-Semitik olmakla suçlayan, İsrail’de geçirdiğim süre boyunca benim de hergün şahit olduğum M-16 tüfekleri taşıyan İsrailli çocuklar ve paranoyaklaştığına dair hiçbir şüpheye yer bırakmayan İsrail’in güvenlik anlayışı, madalyonun öteki yüzünde belirliyor. Bu çürümüşlüğün mantıksız sonuçları da kitaba eklenmiş. Örneğin, işbirlikçilerin linçten kurtulmak için intihar bombacısı olmayı kabul etmeleri (Karabat, 2010: 111) bizi intihar saldırıları üzerine bir kez daha düşünmeye çağırırken, İsrail Devleti’nin işbirlikçi devşirebilmek adına birçok Filistinli’yi suçsuz yere gözaltına alması da Filistin toplumunun karşı karşıya olduğu düşmanın hukuk tanımazlığını anlatmak için fazlasıyla yeterli kanıt sunuyor.

İntihar saldırılarının hayatın günlük akışını dalgalandırması romanın akışı içerisinde açıklanırken okuyucuyu şüphesiz en çok sarsacak olanı Saadet’in kızı Hazal’ın okula giderken kılpayı kurtulduğu saldırı... Hazal, annesi daha fazla üzülmesin diye, yere düşen saldırganın başının “yanarak yere düşen bir kuş” olduğunu söylüyor. Karabat, intihar saldırılarının yansımalarını aktarırken, ılımlı Filistinlilerin mücadelesini içten içe destekleyen İsraillilerin her intihar saldırısından sonra iki toplumun beraber yaşayabileceğine dair umutlarını kaybettikleri, hatta İsrail sağına meylettikleri mesajını vermeye çalışıyor. İki toplumun birlikte yaşamasına dair umutlar o kadar kırılgan ki, bu kırılganlık Yahudi, Arap ve başka etnik gruplardan çocukların beraber okudukları Fransız okulundaki bir sınıfın tahtasındaki yazıyla somutlaşıyor: “Yahudilere Ölüm!”

İşgalin ve ezilmenin dayanılmazlığını intifadalarla kusan Filistinlilerin isyan günlerinden de kareler içeren kitap, bizi Ramallah’taki Manara Meydanı’nda linç edildikten sonra ayaklarından asılan Filistinli ‘işbirlikçi’lere, sokağa çıkma yasaklarına, İsrail askerlerinin ev baskınlarına uğratıyor, insanları nefretle bileyip tıpkı hemşire Vefa gibi intihar bombacısı olmalarına yol açan sürece götürüyor. İsrail’in İntifada günlerindeki misillemelerine Filistinlilerin günlük rutinlerini bozmadan, mesela nargile içerek cevap vermeleri de zulüm karşısında takınılacak pasif direnişi göstermesi açısından öğretici...

İsrail Devleti’nin Filistinlilere yönelik öfkesi sadece İntifada’ya verilen tepkilerle sınırlı değil. Batı Şeria’daki Filistin kurumlarını ve güvenlik aygıtlarını çökertmeyi amaçlayan Koruyucu Kalkan Operasyonu, romanda ayrıntılandırılıyor. Karabat, bizi bir taraftan duvarları buldozerlerle yıkılmış ve kuşatılmış olan Arafat’ın karargâhı Mukata’ya ve İsrail askerlerinin yağmaladığı Ramallah’taki dükkânlara götürürken, diğer taraftan Cenin mülteci kampının ıssızlaşan sokaklarındaki yaralıları almasına izin verilmediği için, o yaralıları ölülerin altına saklayarak hastaneye taşıyan ambulansların sirenlerini duymaya çağırıyor.

Koruyucu Kalkan Operasyonu devam ederken Yaser Arafat’ı karargâhında ziyaret eden gazetecilerle Ebu Ammar arasındaki konuşmalar, Filistin liderinin kişiliği hakkında fikir veriyor. Kuşatma altındaki Mukata’da muhabirlerle yemek yiyen Arafat kameralar çalışırken gözlerinden alevler saçan bir kurt oluyor ama kamera ışıkları kapandıktan sonra cömert, yumuşak sesli, muhabirlere gülümseyerek kendi elleriyle elma soyan yaşlı bir dedeye dönüşüyor. Arafat’tan sonra kopan tufana dair ipuçlarını da bulabiliriz Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri’nde. El Fetih’in yeni kuşak liderlerinden Mervan Barguti’nin İsrail tarafından hapsedilmesine en çok eski kuşak Filistin liderlerinin sevinmesi, Filistin yönetimindeki sorunlara ve Hamas’ın yaklaşan ayak seslerine işaret ediyor. Filistin topraklarının fiili olarak ikiye ayrıldığı son seçimden önce yazılan bu kitap, çok isabetli bir biçimde, Hamas’ın Filistin halkının gündemine daha yakın olduğunu ve El Fetih’in halktan koptuğunu anlatıyor. Zaten kitabın ilk baskısından (Carpe Diem Yayınları, 2007) sonraki gelişmeler de yazarı doğruluyor. Gerçekle kurguyu bu denli başarılı biçimde ulayan bu çalışma hakkında ilginç bir ayrıntıyı aktaralım: Eserin 2007’deki ilk baskısının kapağında türü “roman ya da gerçek” olarak belirtilmiş… Fazla söze ne hacet..!

Filistinlilerin kendi içindeki çatışmaları, kitaptaki ifadesiyle, “ne idüğü belirsiz Ürdün”ün bölge siyasetindeki varlığı ve İsrail toplumunda Filistin mücadelesine destek olabilecek kesimler, Karabat’ın sorusunu güçlendiriyor: “Her şeyin sorumlusu İsrail’dir” dediğimizde, acaba sadece içimizi soğutup kendimizi mi tatmin ediyoruz? “Allah’ı bile dinlemeyen Şaron”un (Karabat, 2010: 241) ülkesinde orduya katıldıktan sonra Filistinlilere yapılan zulmü görüp de vicdani retçi olanlar, ilkesel bir kararla ellerine silah almak istemeyenler ve devletin suikast politikasında yer almak istemeyen savaş uçağı pilotları insan olabilmenin etnik ve dinsel kimliklere hapsedilemeyecek kadar yüce bir erdem olduğunu bize hatırlatıyor.

Kudüs’ün bütün insanlığa ait olduğu temasını işleyen Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri’nin belki de tek kusuru, romanın kurgusuna ve sürükleyiciliğine gölge düşüren yazım hataları. Aynı sayfada iki farklı şekilde yazılan ‘Netanyahu’ sözcüğü bunlardan sadece birisi. Genelde akademik analizlerin ve çatışma haberlerinin soğukluğuna ve ürkütücülüğüne hapsedilen Orta Doğu, Ayşe Karabat’ın kaleminde insan hikâyeleriyle ve vicdani duygularla dile geliyor. Orta Doğu’nun kalbinde, bir zamanlar tepsi gibi dümdüz olduğuna inanılan dünyanın tam ortasındaki Kudüs şehri yer alıyor (Karabat, 2010: 269). Orta Doğu denilince sadece barut kokusu alanları İran’daki safran, Mısır’daki kekik, İsrail’deki sarımsak, Lübnan’daki kavrulmuş fıstık ve Filistin’deki kimyon kokularına çağıran Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri hepimizi barış ülkesine davet eden bir Orta Doğu romanı…

*Bu yazı doğudan dergisinin 18. sayısında (Milli Eğitim İdeolojisi ve Türkiye) yayımlanmıştır.