December 31, 2009

Vavien’e dair notlar: Ben öldüğümde ne hissettin?



Vavien ismini ilk duyduğumda Avatar, 2012 tarzı Amerikan filmlerinden biri geldi yine diye düşündüm. Vavien ne olabilidi ki başka! Ama evde can sıkıntısının girdabında boğulmaktansa sinemaya gitmeye karar verince vizyondaki filmlerin oyuncu kadrolarına bakarak bir film seçeyim dedim. Engin Günaydin’ın ve Binnur Kaya’nın isimleri evden çıkışımı hızlandırdı.

Elektrik ustası Cemal, karısı Sevilay ve haylaz oğulları Erbaa’da yaşayan küçük bir aile. Zamanın donukluğu, mutsuz hayatlar, bir fısıltının ilçeyi saran dedikoduya dönüşmesi ve mekanın size kaçacak, soluklanacak yer bırakmaması gibi taşra özneleriyle kuşatılmışlar.

Görünürde kararların baba tarafından alındığı, son sözu söyleyenin hep Cemal olduğu bu ataerkil ailenin fertleri aslında ataerkilliğin baskısından zaman zaman sıyrılacak yolları bulmakta mahirler. Sevilay Almanya’daki babasının gönderdiği paraları evin kilerinde gizlice saklamakta, haylaz oğlan ilk gençlik deneyimlerini komşunun kızıyla bodrum katında yaşamakta, Cemal ise karısının sakladığı paraları aşırarak kendi yarattığı efkarını Samsun pavyonlarında mutluluğa tahvil etmeye çalışmaktadır.

Aile üyeleri arasındaki iletişim katlanma ve tahammül etmek zorunda olma haliyle beslenen bir mutsuzluk paylaşımından ibaret. Cemal’in Sevilay’a, Sevilay’in Cemal’e, haylaz oğlanın babasına tahammül ettiği mutsuz bir aile. Fakat bundan da öte, bu mutsuzluk formuna kimsenin müdahale etmemesi, bunun bir yaşam formu olarak içselleştirilmesi taşranın insanı ezen donukluğu ile birleşince ağır bir hüzün, ve karamsarlık filmi sarıp sarmalayan bir role bürünüyor.

Takıntıların ayrı bir yeri var Vavien’de. Cemal’in oğluna sürekli ‘elini yıkadın mı?’ diye sorması normal koşullarda komiklik olarak algılanabilecekken filmde asılı duran taşra hüznüne ve donuk zamana katkı yapmaktan öteye gidemiyor. Yine Cemal’in, arabasına hızlı kapanan bir otomatik kapı yaptırma isteği de bu hüzünlü takıntılardan sadece birisi.

Bir piknik dönüşü Cemal arabasına yeni yaptırdığı otomatik kapıyı açarak karısı Sevilay’ın arabadan fırlamasına ve uçuruma düşmesine vesile olur. Bunu da Sevilay’ın evin kilerine sakladığı paraların üstüne konmak için yapar. Fakat Sevilay ölmez. Gıyabında yapılan cenaze töreninden bir kaç gün sonra çıkar gelir. Ve Cemal’e şu muhteşem soruyu sorar:

Ben öldüğümde ne hissettin?

Ben sadece yası tutulan ve töreni yapılan bu ölümü izlerken Erbaa’da birinin ölmesiyle İstanbul’da birinin ölmesinin aynı şeyler olamayacağını düşündüm. Çünkü ölüm zaten yavaş akmakta olan taşra zamanına yapılabilecek en muhteşem saldırıdır. Sarsar, yıkar ve acılar zamana yenik düşene kadar yıllar geçer, insan yaşlanır.

Vavien nüfusu az, mekanı dar kuytu kentlerdeki ve taşra ilçelerindeki yaşamlara dair ipuçlarını başarıyla sunuyor. En önemsiz bir haberin bile Erbaa’da ağızdan ağıza geçerek esaslı bir dedikoduya dönüşmesi ve insanın bir türlü sadece kendi arkadaş grubuyla sınırlı olamaması bu ipuçlarından sadece bazıları.

Taşrada zamanın yavaş akması metropollerin hızından daha ezicidir. İnsanların yüzlerinde bunun izlerine rastlarız. Kendime yaşlılar taşraya gençler metropollere mi ait acaba diye sorarken bu sorunun sadece insanların fiziksel görünüsüne indirgenemeyeceği düşüncesiyle beraber cevaplanması gerektiğine karar verdim.

Film her ne kadar mutlu sonla bitse de taşranın insanın benliğine nasıl nüfuz ettiğini, onu ezdiğini, küçük sorunlarla başbaşa bıraktığını bize anlatıyor. Ama bütün bu yukarıda yazdıklarıma yönelik bir özeleştiri yapsaydım şu soruyu cevaplamam gerekirdi: Acaba bunlar hayatı ışıklı şehirlerde, metropollerde ve ülkenin görece daha zengin batı bölgelerinde geçmiş bir orta sınıf mensubunun taşra aklına geldiğinde denize girmekten korkan küçük bir çocuğa dönüşmesi midir? Yani taşra benim içimdeki “otherland” midir? Düşünmeye değer….


Kıvanç
31.12.2009

December 30, 2009

dogudan 14. sayisi ile kitapcilarda...



Cografyamizdan konusmaya devam ediyoruz! dogudan'in 14. sayisi cikti. "Yerli Cozum Arayislari". yazarlar: Mehmet Bekaroglu, Yusuf Sandikemini, Necmettin Dogan, M. Hayri Kirbasoglu, Asli Gunes, Okay Bensoy, Erkan Simsek, Gulce Tarhan, Cenk Agcabay, Besim Altunoz, Secil Kavus, Kadir Dede, Fikret Baskaya, Kivanc Ozcan, Julide Kaya.

iyi okumalar...

December 27, 2009

Geçmişin İcadı: Genesis-Köken Romanlarına Açılan Eleştirel Pencere



Kıvanç ÖZCAN
dogudan, 14. sayi

Murat Belge’nin ulusal anlatıları konu aldığı ve Türklerin kökenine dair yazılan temel kitapları incelediği çalışması Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, sadece 20. yüzyılın başındaki ulusçu akımların yükselişleri anlamak açısından değil, günümüzdeki milliyetçi-ırkçı eğilimleri yorumlamak açısından da yararlı bir kaynak.

Yaşanan travmalar ve yeni bir kimlik ihtiyacı, büyük ulusal anlatıların ortaya çıkışını tetikler. Osmanlı'nın çöküşü de Türklerin kökenlerine yönelik düşüncelerin ortaya çıkmasına ortam hazırladı.

Türklere bir “köken” bulmak amacıyla yola koyulan yazarlar ve düşünürler, genel olarak Orta Asya’yı Türklerin ilk yurdu ve ortaya çıkış coğrafyası olarak tasvir ederler. Köken anlatılarındaki bu teritoryal boyutu, mitolojik anlatılar süsler. Belge’nin çalışması, Türk ırkçılarının mitolojik hayvan olarak kurdun üzerinde uzlaşmadan önce kartalı ve aslanı tercih ettiklerini anlatıyor (Belge, 2008: 9).

Milliyetçiliğin belirleyici yaklaşımlarından birisi olan ‘özcülük’ kavramının analizi de çalışmanın ana hatlarından birisini teşkil ediyor. Özcülük fikri, milliyetçilerin dünyasında geçmişte bir yerlerde duran ve zaferlerle dolu olduğuna inanılan bir ‘süper-zaman’ ile değişmez ve sadece mensup olunan millete has özelliklerin toplamı olarak yer alır. Özcüler, değişimleri ya kategorik biçimde kötü olarak algılar ya da değişimleri ‘öz’ün parametreleriyle yorumlama eğilimindedirler. Milletin başına gelen felaketler, belalar bu 'öz'den uzaklaşmanın sonucudur. Özcülük fikri, sadece Türklere özgü değil. Özlerini aramak için tarihin derinliklerine dalan İngiliz ve Alman düşünürleri de mevcut (Belge, 2008: 13-14).

Bu noktada şu soru anlamlı olabilir: Özcülük fikrinin ortaya çıkışından milliyetçilik akımlarının dünyaya yayılmasına kadar olan dönemde bu fikir nasıl değişti ve dönüştü?

İmparatorluklar yıkılıp ulus-devletler birbiri ardına tarih sahnesine çıkarken, sanat ve edebiyat, geçmişin altın çağlarına uygun gelecekler inşa etme çabalarında uluslara liderlik ettiler. Arı dil arayışları da keşfedilen ve icat edilen geçmişin 'şimdi'ye taşınmasında aracı oldu. Örneğin ‘Japonlar kendi tarihlerini araştırmaya başlayınca, bir de gördüler ki imparator, Güneş Tanrıçası’nın torunuymuş!’ (Belge, 2008: 17).

Özcü anlayışlar milleti inşa ederken ‘ötekini’ de karşıt olarak yaratmayı ihmal etmezler. ‘Öteki’, nefret edilesi imajlarla dolu bir düşman olarak, korku ve kaygı üretme kaynağıdır (Altun, 2005: 33).

Genesis-Köken romanları aynı zamanda bir talebin sonucudur. Güneş’e göre (2005: 17), ulusal inşa dönemlerinde 'milli olan', şahsi ve muhterem olanın önüne geçer ve bu dönem 'milli olan'ı talep eder. Belge’nin kitabında incelediği genesis romanlarının da böyle bir talebe cevap verme kaygısı olduğu ileri sürülebilir.

Atları geriye sürmek

Öz her ne kadar geçmişte bir 'altın çağ' aramaya eğilimliyse de, günün siyasi ve toplumsal koşullarından bağımsız değildi. Başka bir deyişle, geçmiş ve şimdiki zamanın bileşimiydi.

Özcülük düşüncesinden hareketle ‘biz’e dair ilk tespit edilen öz, İslami bir kimliğin de dahil olduğu Osmanlılık'tı. Osmanlılık, imparatorluğun yenilgileri sonucunda yerini Türkçülüğe bırakmaya başladı. Bu geçişte Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i, Selanikte çıkan Genç Kalemler ve İstanbul’da çıkan Türk Yurdu dergileri önemli pay sahibidir. (Belge, 2008: 17-18).

Türkiye Türklerinin Osmanlıcılık, Türkçülük ve daha sonra 1970’lerde siyasal İslam'ın serpilmesiyle kendisini hissettiren İslamcılık arasında salınan bir genesis anlayışı hâkim. Türk tarihinin başlangıcına yönelik düşüncelerde Orta Asya edebiyatı en geniş yeri tutsa da, Anadolu medeniyetlerini bu ‘başlangıç’a dahil etme çabaları da vardır.

Türkçü anlayışı yansıtan romanlar, 1930'ların sonuna kadar Attilâ ile akrabalık kurma, bu akrabalığı pekiştirme, mitolojik bir totem ya da hayvan icat etme çabalarını taşıyordu. Daha sonra 40’ların başında, Nazilerin zaferlerinin de etkisiyle, Nihal Atsız’ın Bozkurtlar'ın Ölümü, Deli Kurt romanları ırkçı düşüncelerin en uç örneklerini yansıtırlar (Belge, 2008: 21).

1960’lar…
Atları Osmanlı'ya doğru sürmek


Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy -farklı düşünceler ve üsluplar taşısalar da- 1960’lardaki genesis yazımının öncülerindendir. Osmanlı'nın kuruluşunu ‘başlangıç’ olarak alma eğilimindedirler. Bu yıllardaki genesis'çilerden sayılan Necati Sepetçioğlu ise başlangıcı Türklerin Anadolu'ya girmesine (Selçuklular) dek uzatır. Başlangıç-ortaya çıkış konusunda yazarların farklı tarihlendirmeleri, ideolojik tutumların çeşitliliğini yansıtır. Bu da bize genesis romanlarının yazıldığı dönemi biçimlendiren siyasi akımlara ilişkin fikir verebilir. Belge’nin çalışmasında detaylı olarak ele aldığı Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy’da da özcülük anlayışı egemendir. Belge’ye bu romanların incelenmesiyle ilgili bir eleştiri yöneltilecek olursa şunu söyleyebiliriz; özcülerin betimlemeye çalıştıkları ahlak anlayışlarının dışına çıkan olaylar, örneğin I. Murad’ın hanedanına yönelik cinayetleri, özcüler tarafından nasıl açıklanıyor? Yazar bu konuda bilgi vermemiş.

“Güçlü” ve “ahlaklı” bir toplum-devlet olmak, özcülerin öne çıkardığı başlıca niteliklerdir. Devletlerin yayılmacı politikaları ise ‘âdil düzen’in otorite liderliğinde genişletilmesi olarak anlatılır ve meşrulaştırılır. 'Âdil düzen'i yaydığımıza dair söylem, üzerinde egemenlik kurmayı tasarladığımız halkların bizim tarafımızdan kurtarılmayı bekledikleri fikrine götürebiliyor. Bu düşüncenin düşman yelpazesinde ise genel olarak Bizans tekfurları, romanların yazıldığı Soğuk Savaş döneminde ise CIA ve KGB durur.

Genesis-ulusal anlatı romanları 'silkmek', 'titretmek' ve 'milleti kendine getirmek' için kendilerine bir elektro-şok görevi biçerler. Güçlülüğe, savaşkanlığa vurgu yapan ‘özcülük' varyantının temel özelliği; mütevazı güçlerle kocaman, yenilemez, kalabalık orduları alt etmektir. Bu, romanların yazıldığı yılların modern dünyasına bir çağrı/kendince efelenme ve kabarma da içerir: Artık büyük bir ülke değiliz ama gücümüz tarihimizden ileri gelir. Askeri-sınai kompleksi yönetmesek, diplomaside başa güreşemesek de iman gücümüz, zafere inancımız uykudaki bir devdir. Tarihi uyandırmayın, geçmişimiz zararınıza işler! Belge, bu durumu zafer ve yenilgilere karşı takınılacak tutumlarla da ilişkilendirir (Belge, 2008: 37).

Genel olarak, ulusal anlatılarda yaratılan karakterler, hangi yüzyıllarda yaşadıklarından bağımsız olarak akıl, bilgelik, kuvvet, cesaret gibi özelliklerin tümüne birden sahiptir. Fakat, karakterler ulusal anlatı romanlarında yazarların ideolojik tutumlarının bir sonucu olarak farklı roller üstlenebilirler. Genesis romanlarında ‘hainler’ de karakterler rafında yer edinir, birbirini pekiştiren zıtlıklar karakterler üzerinden anlam kazanır. Burada dikkate değer nokta ‘hain’ Türk ise diğer hainlerden olumlu anlamda bir üstünlük taşıdığıdır. Türk'ün hainliği mutlaka bir zaafa bağlanır. “ ‘Ajan’ ve ‘hain’, bütün özcü ideolojilerin cephaneliklerinde öteden beri yer alan kavramlardır.” (Belge, 2008: 26)

Karakterler rafındaki bir diğer sergi nesnesi de kadınlar... Ana, sevgili ve bacı olarak karşımıza çıkıyorlar. Cinsel bir özellik taşımasına müsaade edilmeyen, toplumdaki işlevi saptanmış ‘ana’ karakteri romanlarda belirgin. Cinsellikten zevk alma ve bunu isteme söz konusu olunca kadın sevgilileşiyor ve ‘biz’den biri olmasına izin verilmiyor, yabancı oluyor. “Müsluman-Türk bilinçaltında bir kadının saygıdeğer olabilmesi için menopozunu tamamlamış olması şart zaten.” (Belge, 2008, 46).

Devlet Ana, Osmancık ve Azap Ortakları

Kemal Tahir’in Devlet Ana'sı, Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ve Erol Toy’un Azap Ortakları büyük ulusal anlatıyı Osmanlı'nın kuruluşundan başlatırlar. Kuruluş anının fonksiyonu “biz kimiz?, nereden geliyoruz?, bizi biz yapan öz nedir?” sorularına cevap aramaktır (Belge, 2008: 53).

Kemal Tahir, Devlet Ana’da Asya Tipi Üretim Tarzı'nı (ATÜT) öne çıkarır. Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ise daha maneviyatçıdır. Azap Ortakları’nda ise Erol Toy Şeyh Bedreddin’i Anadolu’da eşitlik mücadelesini başlatan bir kahraman olarak vurgular.

Devlet Ana’da Batı’ya yönelik düşmanca ifadeler ve devletin sürekli olarak yüceltilmesi göze çarpar. Tahir, abartılar ve hayali olay, kahramanlarla süslü bir anlatım tarzını benimser.

Osmancık’ta Buğra, Osman Bey’i çok zeki, olağanüstü bir insan olarak betimler. Buğra’ya göre Osman Bey, kurulacak imparatorluğun düzenini geniş topraklara ve başka insanlara ulaştıracak bir “misyoner”di. Hem Osmancık’ta hem de Devlet Ana’da donanımlı askeri güce sahip ve düzen oturtan, bağışlayan, bahşeden, doyuran ve giydiren kerim devlet var... Bu kerim devlet, bünyesinde aza kanaat eden, dayanışmacı bir toplum “barındırıyor”. O toplum ki şükrediyor, otoritesine isyan etmiyor, olanı ahlak'la ve teyakkuz halindeki güçle korumaya gayret gösteriyor, devlet otoritesinde eriyerek hayat buluyor...

Kemal Tahir’de kötü karakterler eşcinsel olarak da resmedilebiliyor. Tahir’in tarih'i kurgularken, olumsuzladığı öğeleri homofobi'ye varacak derecede mahkûm etmesi dikkate değer. Özellikle kadın'ın dişilikten arındırıldığı bu genesis-köken anlatılarında, olumsuzlanan karakterlerin cinsellik üzerinden anlatılması birbirini tamamlayan yanlar olsa gerek... Araçsal bir cinsiyet yorumuyla karşılaştığımız bu romanlarda, güçlü-çevik insanların toplumsal işbölümündeki görevlerini tanımlama derdi, “yumaşama”yı büyük ülkü'yü sekteye uğratacak bir sapma olarak nitelendirebiliyor, kendi sapkınlık kodlarını ve ötekilerini üretebiliyor. Örneğin; Kemal Tahir’de Rum kadınlarının esas işi fahişeliktir. Türklerin ise güzellikleri dillere destandır ama cinselliklerine pek vurgu yapılmaz. Tahir’in romanlarındaki kötü karakterleri incelediğimizde yazarın yüzyıllar öncesindeki olayları yorumlarken, hoşlanmadıklarını yazdığı dönemin ahlak kurallarına göre mahkum etmesi dikkate değer.

Necati Sepetçioğlu...
Atları Selçuklu'ya doğru sürmek


Sepetçioğlu yukarıda değinilen genesis yazarlarından farklı olarak Türklerin Anadolu’ya girişini yani Malazgirt Savaşı’nı başlangıç sayar. Türkçü bir anlatım romanlarına hâkimdir. Sepetçioğlu’nda kahramanların dış ilişkilere ve istihbarata meraklı olmaları da dikkat çeker. Militarist bir zihniyet de kendisini göstermekten geri kalmaz. Sepetçioğlu ‘kan’a dayalı ırkçılık yapar ve yabancılara yönelik nefretini sergilemekten kaçınmaz. Militarizm, yabancı düşmanlığı, istihbarat kaygısı gibi özelliklerin günümüz ırkçılarında da yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Sepetçioğlu’nun bu duruma tarihsel katkısı olmadığını kim iddia edebilir ki?

Nihal Atsız...
Atları Orta Asya’ya doğru sürmek


Aslında Nihal Atsız romanlarını incelemeye başlamadan önce meselenin psiko-politik boyutuna da değinmek gerekli. Atsız, çökmekte olan imparatorluğun son çırpınışlarını izleyerek büyüyen asker bir babanın oğludur. Bu nahoş tanıklık Atsız’ın eserlerinde bu kadar saldırgan bir üslup benimsemesinde önemli bir etkendir (Altun, 2005: 34).

Genesis, Nihal Atsız’a göre, Osmanlı'dan çok önce Orta Asya’da başlar. O zamandan bu zamana kadar sabit kalan bir devlet imgesi dikkati çeker. Atsız’da devlet soyuttur. Hep oradadır, sadece yöneticiler, hanedanlar değişir ama devlet hep değişmez, veridir.

Nihal Atsız’ın Çinlilere yönelik çıplak nefretini, bazı genesis yazarlarının geçmiş tahayyüllerine paralel biçimde, Bozkurtların Ölümü'nde kurgusal düşmanlarla romanlaştırdığını görüyoruz. Atsız, romanlarını anlatım olarak çok basit kurgularla ve çapraşık nedensellikler içermeyecek şekilde yazmış. Bu da Bozkurtların Ölümü’nü istenmeden de olsa bir çocuk kitabı haline getirmiş (Belge, 2008: 236).

Dinlerle, özellikle de İslamiyet ile Türklük arasına hatırı sayılır bir mesafe koymak ve ırkı, yani Türklüğü öncelemek de Atsız romanlarının temel vurgularından birisidir. Fakat İslamiyet dışındaki dinsel kimlikler Atsız’da bir hakaret öğesi olarak karşımıza çıkar. Atsız’a göre “komünist vicdanını Yahudi Marks’a satmış olan, vatansız serseri demektir.” (Atsız'dan akt. Bozkurt, 2007: 8)

Atsız'ın romanlarında Çinliler baş düşman ve her türlü hakaret ve aşağılamadan nasiplerini alıyor. Başka milletler de bu hakaret silsilesinden kaçamıyorlar:

“Paramparça ederiz Cermenliğin haçını.
Yarın rezil ederler Romalı’nın piçini.
Söndürürüz kâfirin Meryem Ana mumunu.
Haritadan sileriz Tuna’ya at salınca
Ulah’ını, Sırb’ını, Bulgar’ını, Rum’unu.
Bir geçerse Moskof’un elimize yakası…
Süngümüzle bozulur İngiliz’in cakası.”

(Atsız’dan akt. Belge, 2008: 221)

Atsız romanlarındaki kadınlar Türk değillerse kategorik olarak ‘orospu’dur. Askerliğin, erkekliğin ve kaba kuvvetin yüceltildiği bu romanlarda saatler pek tabii ki savaşa, saldırganlığa ve düşmanlığa ayarlıdır. Atsız romanlarında yıkıcı olmakla medeni olmak arasında bir karşıtlık var. Atsız bekleneceği üzere tercihini askerlikten yana kullanıyor. Milliyetçilere hâkim “tehdit altında olma” hissi, Atsız için pek önemli değildir. Ona göre esas olan, sürekli ve her durumda taarruzdur. Teyakkuzu taarruz emri için mesai harcar, savunmanın marjı düşüktür...

Süper kahraman Attilâ...
Atları Avrupa’ya doğru sürmek


Belge'ye göre (2008: 239), Attilâ’yı yazılarında en fazla kullananların başında Peyami Safa geliyor. Safa, Attilâ’yı ‘Allah’ın Kamçısı’ olarak tanımlar ve bütün yüce değerlerin üstünü onunla taçlar. Aşağılanma sırası Rumlar ve Çinlilerden sonra “Hun olmayanlar”a gelmiştir. Bu noktada şunu ileri sürebiliriz: Genesis romanlarındaki ana hatlardan birisi köken icadı sürecine eşlik eden düşmanları yaratmaksa, diğeri de Türklerin tehdit algılarını desteklemektir.

Attilâ romanlarında Attilâ’nın çıktığı seferler anakronik bir şekilde ve abartılarak anlatılır. Belge, bu romanlarda yer alan mantık hatalarını, biraz da alaycı bir üslupla, anlatıyor.

Yıkıcılık ve medeniyet arasındaki tercihten yukarıda Nihal Atsız bağlamında bahsetmiştik. Attilâ romanlarında yazarlar bu tercihi medeniyetten yana da kullanırlar.

“Medeniyet!” deme duymaz o sağır;
Taş üstünde taş kalmasın durma kır;
Kafalarla düz yol olsun her bayır,
Attilâ’nın oğlusun sen, unutma!”

(Z. Gökalp’ten aktaran Belge, 2008: 260)

Bu noktada Belge’ye şu soru yöneltilebilir: Yıkıcılık ve medeniyet arasındaki gerilim nasıl ve neden değişiyor?

Attilâ, erken cumhuriyet döneminin de en çok kullanılan karakterlerinden birisiydi. Irkçı-milliyetçi romanlarda Türklük zaman zaman ‘ötekileri’ yola getirecek bir sopa olarak belirir:

“Kurulan cumhuriyet bir tek ışık, bir ocak
Olup salınca Türk'ün namını sağa sola
Eğilmeyen başlar elbet gelecek yola.”

(Behzat’tan aktaran Belge, 2008: 274)

Genesis romanları, söz konusu Cengiz Han olunca, Moğol izlerini silmeye çalışır. Ne de olsa Moğollar sarı ırktandır. Oysa biz fıtraten beyaz ırktanız...

İslami Genesis...
Atları Tekvin’e doğru sürmek


İslami genesis romanları Türkiye siyasetindeki İslamcılığın yükselişine paralel olarak edebiyat dünyasındaki yerlerini aldılar. Bu romanlar milat olarak peygamberin hayatta olduğu, İslamiyet'in hızla yayıldığı zamanları asr-ı saadet olarak ele alırlar ve oradan başlayarak bir okuma yaparlar. Belge, çalışmasında Minyeli Abdullah ve Turgut Alp’i İslami genesis romanları olarak inceler. Bu romanlar ve genel olarak İslami genesis romanları, ümmetçiliğe de göz kırpar. Ibadetler ve dini ritüeller İslami genesis romanlarında bolca yer alır. Kötüler ‘haram’ sayılan şeyleri bol bol tüketirler, icra ederler.

Belge’nin de dikkatimize sunduğu bu romanlardaki cehalet gerçekten üst düzeyde. Katolik kilisesinin uygulamasının Ortodokslara yaptırılması, yabancı isim kullanımlarındaki ‘yaratıcılık’ vb. Örneğin, “bir ‘Moris’ var, kızının adı da ‘Side’! Bir başka Rum’un adı ‘Batista’. Sonradan Nilüfer Hatun olacak Holofira’nın ablasının adı da ‘Hanofer’ (Belge, 2008: 306).

Mavi Anadolu Akımı ve ‘Biz’-‘Öteki’ denizinde gemilerle gezinmek

Halikarnas Balıkçısı ve Melih Cevdet Anday, Mavi Anadolu akımının önde gelen temsilcileridir. Bu romanlarda İyonyalılar ile bağımız olduğu, kökenimizin onlara dayandığı yaklaşımı yerleşiktir. Bu, kan ve ırk temelli biyolojik bir bağ değil, kültürel bir akrabalıktır.

Halikarnas Balıkçısı'nın genesis başlığına dahil edeceğimiz romanlarında cinselliğin ele alınış biçimi dikkate değer... Örneğin Turgut Reis romanında cinsellik sadece gebe bırakmayla sonuçlanan bir fetih hareketi ve Türk ‘delikanlıları’nın kendilerini kanıtladıkları bir iktidar şovuna dönüşmüştür.

Mavi Anadolu akımının içinde sayılabilecek Melih Cevdet belki de Belge’nin kitabında değindiği yazarlar arasında eleştiri oklarından en az nasibini alan yazardır. Belge, çalışmasında Melih Cevdet’in dünya bilgisini ve şiire yaptığı katkıları övüyor.

Murat Belge’nin eseri her gün soluduğumuz milliyetçi havayı oluşturan fikir dünyasına eleştirel bir pencereden bakıyor. Öz ve köken diye debelenmenin anlamsızlığına vurgu yaparken 70 milyonluk bir ülkenin nesnel gerçeklikten uzak anlatılarla tımarhaneye dönmesine karşı hepimizi uyarıyor.

Kaynakça
Altun, Murat, “Extracting Nation Out From History: The Racism of Nihal Atsız”, Journal of Historical Studies, 3(2005), 33-44.
Belge, Murat, 2008, Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, İstanbul: İletişim Yayınları.
Bozkurt, Mustafa, 2007, Nihal Atsız, Yayınlanmamış Makale.
Güneş, Aslı, 2005. Kemalist Modernleşmenin Adab-ı Muaşeret Romanları Popüler Aşk Anlatıları, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

*Bu yazi dogudan dergisinin 14. sayisinda yayimlanmistir.
*Bu yazının ortaya çıkmasında yardımlarını esirgemeyen Okay Bensoy’a ve Mustafa Bozkurt’a teşekkürler.

December 18, 2009

lund'a veda...

Disarida yagan kari seyrediyorum. Calisma lambamin isigi artik masanin ustundeki kitaplarimi ve makalelerimi toplamama yardim ediyor. Lund beyazlar icinde. Guzel kuzey insanlarini goruyorum penceremden. Sakin ve huzurlular. Yaklasik 2,5 aylik Isvec maceramin sonuna dogru ilerliyorum usulca. Arastirmami tamamladim. Makalemi yazdim. Yayimlanmadan once bloguma koymayi dogru bulmuyorum ama Isvec'teyken desteklerini esirgemeyenlere tesekkur etmek istedim.

Acknowledgements

I would like to thank the Center For Middle Eastern Studies at Lund University for supporting me to conduct this research. Ingmar Karlsson, ex-Consul General of Sweden in İstanbul and my advisor in the CMES at Lund encouraged me, for which I am most grateful. I am extremely grateful to Lars-Erik Olofsson, my friend and project coordinator in the CMES helped me to
sharpen my ideas and provided technical support. I would like to express my thanks to Leif Stenberg, director of the CMES, who made the CMES at Lund an academic harbor for me.
My sincerest thanks go to my friend Pelin Ayan who answered my curious questions no matter where she was, and made constructive comments about the research. I am thankful to my genius friend, Doğa Aytuna who helped me to find appropriate visual material about the research. I am thankful to Kemal Burkay, a prominent Kurdish intellectual, for accepting my request to conduct interview. I am thankful to Nesrin Uçarlar, Charlotta Zetterval and Isabelle Cote for their support at the initial stage of the research. I would also like to thank my friends in the CMES at Lund and in Lund University. Thanks to their smiling faces, Anders Ackfeldt, Charlotta Liljedahl, Vanja Mosbach, Andrea Karlsson, Disa Kammars Larsson, Sena Sarıkoç, Simla Yavaş and Gökhan Kaya provided an efficient study environment for me in Lund.

Last but not least, I am extremely grateful to my family in Sweden. My uncle Nusret Eren and my cousins Deniz, Mehmet and Tanyel, not only supported me, but also made me feel at home. And, I am grateful to my family in Turkey who once again showed their support for my academic studies.

Kıvanç Özcan
Lund, December 2009


hoscakal Isvec. seni cok sevdim...

December 3, 2009

kuzey kapıları

içinden nehirler geçen bir kadındı
alacakaranlık bir kuzey sabahında
o çiğli tepenin kıyısında
kentin son ışıklarına
cam mavisi şarkılar söyledi
ve ayak uçlarına basarak
kentin kapısını kapattı

raylar geceyi böldü
yağmur hep üstümüzdeydi

kaleminden yangınlar çıkan bir kadındı
kızıl bir kuzey yazında
o göçmen mahallesinde,
35 numarada ya da Rinkeby'de
eski bir otobüste ya da bir graffitinin altında
kanlı sürgün öyküleri anlattı
ve değdi dudaklarına
acının, özlemin ve öfkenin tuzlu suyu

raylar geceyi böldü
ve açıldı ardına kadar
kuzey şehirlerinin kapıları...


Kıvanç

(3 Aralik 2009 , Malmö-Stockholm treni)

December 2, 2009

en route to Stockholm



Sabahin erken bir saatinde Stockholm'e dogru yola cikiyorum. Sairlerin, surgunlerin ve yazarlarin sehrinde bu sifatlarin hepsini gururla tasiyan bir devrimciyle bulusmama saatler kaldi. Sorularim hazir, kalemim sabirsiz. Uzaklara dogru her acilisimdan once yaptigim gibi o sehrin ustune yazilmis siirlere de baktim. Begendiklerimden bir tanesi Mavi Zenciler. Donuste Lund'da gorusmek uzere...

k.
Fotograf: Lund Centralen, (Kivanc)

Mavi Zenciler

Seni öpüyorum sevgili dünyamız
ışıklarla yıldızlarla dolu bir alan'da
Kalbim... Dünyanın ortasında bir menekşe.


Dudaklarımda ıslak bir tango
yaşam mı beni avlıyor, ben mi yaşamı
portakal renkli Gökyüzünün altında


Turuncu saatlerle kuşatılmış
bir İskandinav kentinin kahvehanelerinde
hiçbir şeyi yönetmiyorsun. Kalbini bile


Bu kuzey kentlerinde hüzün
bir likör tadında
ve ne zaman öpsem bir Fin güzelini boğazından
katiyen hoyrat bir kırmızı dudaklarında


Ey sürgünler. Esrik düşlerin oğulları kızları
mavi akşamların mavi zencileri
bu gemiler nereye götürüyor yüreklerinizi sizin?
Kim kutsayacak sizi karların altında?


Duman duman üstüne oturmuş
ve bir güvercin yuvası olmuş kalbim
Güvercinler mi uçuruyorum? Acılar mı?
Kim çarmıhta şarkı söyleyen? Ben miyim?


Kucak dolusu öpücük sunuyorum sana
sevgili dünyamız
ılık bir şarap gibi yürürlükte bugün de yaşamımız
Ve biraz Akdeniz her yağmur sonrası Stockholm.

(Ozkan Mert, Stockholm’de Mavi Saatler’den)

November 23, 2009

lund'da sonbahar

lund'da sonbahar kışa dönerken bile
hep kalıyor bir yerlerde
konuşamadıklarımız, yazamadıklarımız

sepya rengi bir tuvalde seyrettim
lund'un gizli oznelerini

gri gökyüzü, çıplak ağaçlar
kuzey insanlari

siyah bisikletler gordum
geçmiş zamanlara asılmışlardı

ıslak kaldırımlarda
farjad esintileri eserdi yüzüme doğru

kalın bir yorganı olmalı bu sonbaharın,
ki,
örtsün anılarımı!

lund'da sonbahar kışa dönerken bile
hep kalıyor bir yerlerde
güzün o ince sesi,
keman sesi...

Kivanc

25.11.09 (Lund-Malmo)

November 11, 2009

sonrasi zaman

sonra kimse konusmadi
durduk oyle,
ruzgar saclarina degdi,
evler arkadaydi,
yollar, muzikler, sitemler
hepsi kaldi.
geride,
oylece.

sonrasi umarsiz bir yelkovan tikirtisi
sokulan geceye dogru,
gece ellerine degdi,
aldi seni.


sonrasi ezici bir zaman gulumseyisi,
gece bitti
durdum oyle,
ruzgar saclarima degdi,
sen arkadaydin.
sitemler, sevgiler, ozlemler
hepsi kaldi.
geride,
oylece...


Kivanc
(Guz-Lund)

بك الجنرالات لا يزالون يقاتلون

November 10, 2009

'He Shot me Down Bang Bang'

seni bir gun en yakinin ele verirse eger,
ogren susmasini ve aglamamasini.
bir kavanozun icinde mavi bir gul
yetistir her gun daha cok yasayan.
bir masalin agzini kapat ve yat
genis odalarda. bir oksijen cadirinda.
ona kotu bir sey olsun istedim.
bana asik olsun istedim.

Lale Muldur (Anemon)

November 7, 2009

Battements au coeur de l'orient


Yesterday, Beats in the Heart of Orient or in its original name Battements au coeur de l'orient played in the historical concert hall, Palladium, in Malmo. After a 4-hour Arabic class, I wanted to refresh my mind with the Middle Eastern music and took my seat in the concert hall.

Beats in the Heart of Orient was founded by Keyvan Chemirani, an exiled Iranian percussionist who lives in the southern France. Beats of him have combined with other eastern-origin musical instruments and the great voice of Maryam Chemirani. Oriental and Mediterranean rhythms have revolved around the hall as a dedicated darwish.

Kivanc

November 3, 2009

Iran'da ne olmadi? dogudan, 13. sayi



dogudan dergisi 13. sayisinda Iran dosyasini aciyor. Orta Dogu'nun yukselen gucune dogudan'in merceginden bakmak strateji, guvenlik vb. masallarla uyutulanlarin uzerinde sarsici bir etki yaratacaktir.

Iran'da ne olmadi?

Yazarlar: Mehmet Bekaroglu, Cihan Aktas, Serhan Afacan-Asef Bayat, Kansu Yildirim, Soner Torlak, Ceyda Karan-Ihsan Eliacik, Fatemeh Sadeghi, Farbod Honarpisheh, Besim Altunoz, Kivanc Ozcan

Sabandan Nükleer Güce… Bir Yüzyılın Hikâyesi


Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi, çev. Dilek Şendil,
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, 320 s.


Kıvanç ÖZCAN

Özet

Ervand Abrahamian’ın Modern İran Tarihi (özgün adı; A History of Modern Iran, Cambridge Univ. Press, 2008) kitabı, son yıllarda Ortadoğu siyasetinin temel belirleyicisi İran’ın 20. yüzyıldaki tarihine ışık tutuyor. 20. yüzyıla otoritesi hemen hemen hiç olmayan bir hanedanlık ve oldukça zayıf bir ekonomiyle giren İran, yüzyıldan çıkarken nükleer teknolojiye sahip bölgesel
bir güç haline gelmişti. Abrahamian, yüzyıl boyunca darbeler, devrimler, iktidar mücadeleleri ve sınıf çatışmalarıyla şekillenen bu dönüşümün tarihini anlatıyor.

Modern İran'a çıkan yol...

İran tarihindeki iktidar değişikliklerini temel alarak altı bölüme ayırdığı kitabında, iktidarların karakteristik özelliklerini bastırdıkları pullar üzerinden izleme çabasının, Abrahamian'ın çalışmasını görsel olarak zenginleştirdiğini söyleyebiliriz.
İslamiyet öncesi ve İslamiyet döneminin izlerini 20. yüzyılda İran’ın siyaset ve kültür hayatında görebiliyoruz. Abrahamian’ın çalışması, bu izlerin yönetimlerin ideolojik tutumlarına nasıl hizmet ettiğini anlatıyor. İran toplumundaki toprak sahipleri, ulema, laikler, milliyetçiler ve solcular arasındaki bölünmelerin iktidar mücadelerine etkisinin ayrıntılı bir şekilde
anlatıldığı bu çalışma, 1953 yılında Musaddık’ın devrilmesiyle sonuçlanan darbeyi İran siyasetinde bir dönüm noktası olarak sunuyor. Musaddık’ı iktidardan uzaklaştıran bu darbenin yakın İran tarihi ve siyaseti için belirleyici önemine değinirken, bugüne kadar CIA darbesi olarak bilinen bu girişimin İran içinden de destek bulduğunu belirtmesi ve destek veren kişiler hakkında verdiği bilgiler, meselenin diğer boyutlarını anlamak için önemli. Abrahamian’ın çalışmasında; bugün, kırsal nüfusun azaldığı, kentsel nüfusun hızla arttığı, mega-kentlerin oluştuğu, yaşam süresinin artıp bebek ölümlerinin azaldığı İran’ın, devletin yerel güçlerle işbirliği ve uzlaşma içinde yönetildiği Kaçarlar’dan modern devletin bütün fonksiyonlarının yürütüldüğü İran İslam Cumhuriyeti’ne dönüşme öyküsü akıcı bir dille anlatılıyor.

Taşranın gücü:
20. yüzyıla girerken Kaçar egemenliğinde İran

Kaçar Şahlarının güçleri, bulundukları bölgeyle sınırlıydı. Vergi toplama ve güvenlik gibi temel hizmetleri yerel güçlerle, daha doğrusu toprak sahibi âyanla yaptıkları işbirliği ölçüsünde gerçekleştirebiliyorlardı. Kaçarlar döneminde ekonomik güç sahipliği, sosyal hayatta etkinlik, toprak sahipliği ile yakından ilişkiliydi. Ulema arasında toprak sahibi olanların
toplumda nüfuz bakımından en avatajlı konumda bulunduklarını söylemek yanlış olmaz. Ulemaların gelir kaynakları olması onları merkezi yönetimden bağımsız kılıyordu. Kaçarlar, kendilerinin eski İran hanedanlıklarıyla ve Şii imamlarla ilişkili olduklarını ileri sürerek, bu paralel gücün yol açtığı tehdide direnmeye çalıştılar. Merkezi otoritenin sınırlanmasına bir örnek de taşraya atanan görevlilerdir. Bu görevliler genellikle taşradaki halkın talep ve beklentileri dikkate alınarak görevlendirilirlerdi. 20. yüzyıla girerken İran halkı farklı dilleri ve lehçeleri olan küçük cemaatler halinde yaşıyordu. Şehirlerdeki mahalleler ve cemaatler arasında yerleşim yerlerini yıkmaya, şehirleri bölmeye kadar varan çatışmalar yaşanıyordu. Toplumun en alt tabakasında yer alan topraksız köylüler, toprak sahiplerini başka köylere göç etmekle korkutarak kendilerini güvenceye almaya çalışırlardı. Toprak sahibi olmakla resmi makamlarda görev almak arasında yakın bir ilişki vardı. Bu durum, Kaçarlar'la toprak sahipleri arasındaki 'zoraki işbirliği'nin kanıtlarından biri olarak okunabilir.
Buraya kadarki bilgiler, genellikle Avrupalı gezginlerin yazdıklarına, İran’da çalışan danışmanların anlattıklarına dayandırılıyor. Genellikle Avrupalı gezginlerin yazdıklarına ve Batılı devletlerin İran’daki danışmanlarının anlattıklarına dayanan Abrahamian, Kaçarlar'ın toplumdaki bölünmeleri yöneterek kendilerini ayakta tutmaya çalıştığını ve bunu yaparken de tavizler vermekten suikastler düzenlemeye kadar birçok enstrümanı aynı anda kullandığını ileri sürer.

Meşrutiyet Devrimi...
“Ah İranlılar,
sefaletinizin sorumlusu; hükümdarlar ve yabancılardır!..”


19. yüzyıl sonlarında artan Batı nüfuzu, Meşrutiyet Devrimi'ni tetikledi. Fakat bundan da önemlisi İran’da, etkileri günümüzde de hissedilen, her ulusal bunalımın arkasında yabancı güçlerin yer aldığı anlayışının, diğer bir deyişle, paranoyak siyaset tarzının temelleri 20. yüzyılın başındaki Meşrutiyet Devrimi'yle atıldı. Kaçar devleti, Batı (İngiltere ve Çarlık Rusya) etkisinden kurtulmak için devleti modernize etmeye çalıştıysa da, modernizasyonun finansmanını sağlayamayınca kendi kaynaklarını Batılı devletlere kiralamak zorunda kaldı. Bu durum, reform yanlılarını güçlendirmeye başladı. Giderek artan Batı
nüfuzu yerel sermaye sahiplerinin çıkarlarını tehdit etmeye başlayınca, reform yanlılarını maddi yönden destekleyecek bir güç de ortaya çıkmış oldu. Bu da Meşrutiyet'i savunan bir aydın sınıfının ortaya çıkmasını hızlandırdı. Kaçar Hükümdarı Nasreddin Şah’a 1896’da düzenlenen suikast, yeni bir dönemin perdelerini araladı. Suikastten sonra protestolar, ayaklanmalar ve
silahlı çatışmalar giderek tırmandı. 5 Ağustos 1906’da Şah, protestocuların ciddiyetini anlamıştı. Onların talebi üzerine, Kurucu Meclis için genel seçimlerin yapılacağını resmi bir bildiriyle duyurdu. Seçimlerden sonra yeni
bir anayasa yapmak, 20. yüzyılın başında İran’da gündemin ana maddesi oldu. Hazırlanan anayasa 1979 İslam Devrimi’ne dek ufak tefek değişikliklerle yürürlükte kaldı. Yeni anayasa Şah’ın yetkilerini azaltıyor, meclisi ise birincil konumda kabul ediyor, bireylere sağladığı haklarla da dikkat çekiyordu: İfade ve toplanma özgürlüğü, eşit ve adil yargılanma hakkı bu haklardan bazılarıydı. Şiilik ise yeni anayasa ile birlikte devletin resmi dini olmuştu.
Yeni anayasayla yetkileri azaltılan Muhammed Ali Şah, uluslararası gelişmeleri ve meclisin yaptığı hataları iyi okuyarak meclise karşı güç toplamaya başladı. Mecliste önerilen siyasi değişikliklerden rahatsız olan
ulema, Şah’ın yanında saf tutmaya ve tekrar mutlakiyeti savunmaya başladı. Bu gerilim 1908’de Şah’ın meclisi bombalamasıyla parlamento yanlıları ve Şah yanlılarının savaşa başlamasıyla doruk noktasına ulaştı. Savaş, Şah'ın 1910 yılında sürgüne gönderilmesiyle parlamento yanlılarının zaferiyle sonuçlandı, fakat parlamento yanlılarının ülkeyi yönetecek araçlardan yoksun
olduklarını keşfetmeleri uzun sürmedi. Toplanan vergilerin yetersizliği de tek bir şeye işaret ediyordu: İflas!
Parlamentodaki Ilımlılarla Demokratlar arasındaki çekişme, siyasi bunalımı beraberinde getirdi. Ekonomik ve siyasi çıkmazlar, parlamentonun İran’daki yerel güçler üzerindeki etkisini azalttı. Ülke, aynı zamanda, dış müdahalelere açık hale geldi ve I. Dünya Savaşı'nda büyük devletlerin savaş alanı oldu. 1919 yılındaki İngiliz-İran Antlaşması sırasında bazı mebusların
antlaşmayı meclisten gizli tuttukları ve rüşvet aldıkları iddiaları, ülkeyi yeni bir iç karışıklığa sürükledi.
Büyük umutlarla başlayan Meşrutiyet Devrimi, hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Rejimin baskısından merkezi otoritenin güçlü olmaması sayesinde kurtulan reformcular, yine aynı sebep yüzünden Meşrutiyet Devrimi'ni İran’a egemen kılamadılar.

İran’da tek bir Şah’a yer var:
Rıza Şah’ın 'Demir Yumruğu'...


1921’de General Rıza Han, Tahran’ın denetimini ele geçirdi. Sovyet Rusya ve Britanya arasında denge kurma çabalarına girişti. Denetimi eline geçirdikten 5 yıl sonra, yani 1926’da siyaset sahnesinin en önündeki yerini aldı; artık han değil, Şah’tı...
Rıza Şah, merkezi otoritenin başkent dışına çıkamadığı İran’da her türlü muhalefeti demir yumrukla ezerek merkezi bir devlet kurdu. Askeriyeyi, bürokrasiyi ve vergi toplama mekanizmasını etkinleştirdi. Bu dönemde artan petrol gelirlerinin İran ekonomisi için bir can suyu olduğu ileri sürülebilir. Rıza Şah, iktidarda olduğu yıllarda sanayiyi geliştirdi. Yabancı devletlerin İran üzerindeki ayrıcalıklarını kaldırdı. Rıza Şah’ın güçlü bir devletin ancak güçlü bir orduyla mümkün olacağına yönelik inancı, askeri harcamaları artırmıştı. Fakat bundan da önemlisi, merkezi yönetimin verdiği tavizlerin yönünü değiştirmişti. Artık
Kaçarlar'da olduğu gibi yerel ileri gelenler değil, subaylar ülkenin bel kemiğini oluşturuyorlardı. Rıza Şah subaylara bu yüzden hoşgörülü davranıyordu. Avrupa ülkelerinde eğitim görmüş ve Rıza Şah’a karşı çıkmayacak olanlar, üst düzey mevkilere rahatlıkla gelebiliyorlardı. Rıza Şah’ın toprak sahipliğine düşkünlüğü, nüfuzunun da etkisiyle, onu kısa sürede İran’ın en zengin adamı yaptı. Zorunlu askerlik ve soyadı kanunu, İranlıları 'aşiret mensupları'ndan 'yurttaş'a dönüştürme çabasının ilk
adımlarıydı. Bu adımları, herkesin paylaşmasının umulduğu ulusal kimliği geliştirme çabaları izledi. Kitapta bu çabaları Rıza Şah döneminde basılan posta pullarından izleyebiliyoruz. Din adamları ve onların yorumladığı 'din', ulusal kimliği yaygınlaştırma çabasının menziline girmekte gecikmedi. Rıza Şah’ın muhafazakârlığa galebe çalan baskıltepkiyi doğurdu ve yönetim sınırlandırıldı. Kadınların toplumsal hayata katılımlarının teşvik edilmesi, eğitim reformu, ulemanın belirlenmesinde devletin söz sahibi olması, Rıza Şah döneminde yaşanan dönüşümlerdi. İranlılar Rıza Şah’ı merkezi otoriteyi 'demir yumruğu'yla başarıyla sağlayan ama bir taraftan da kendisini ve çevresini zengin eden bir ‘doğu despotu’ olarak hatırlıyorlar.

Musaddık’ın hamlesi ve milliyetçi ara dönem

1941 yılında Rıza Şah’ın dikta yönetimi altında bunalan İran halkı, Britanya ve Sovyetler'in Rıza Şah’ı devirmesine, ülkenin belli başlı gelir kaynaklarına el konmasına, Rıza Şah’ın yerine Muhammed Rıza’nın getirilmesine tepki göstermedi ve İran’da 13 yıl sürecek bir ara dönem başladı. Yerel eşraf, ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmakta gecikmedi. Başka bir deyişle, bu
ara dönemde büyük toprak sahipleri geri döndüler! Komünist propaganda yasağının kaldırılması, Rıza Şah döneminde
palazlanan toprak ve fabrika sahiplerinin karşısında Sovyet destekli Tudeh Partisi'nin güçlenmesini de beraberinde getirdi. Tudeh, toprak sahiplerine ve Şahların diktasına gerçek anlamda meydan okuyan ilk örgütlenme olarak öne çıktı. Sistem, Rıza Şah’tan sonra birçok 'Rıza Şah' yaratmış ve bu 'Rıza Şah'ların karşısına da Tudeh Partisi dikilmişti. Parti, Ortadoğu’nun en
kapsamlı iş yasasının çıkarılmasını sağlamıştı. Tudeh’in elde ettiği başarıları kendi çıkarlarına tehdit olarak algılayan Britanya, Tudeh üyelerini etkisizleştirmekle görevli bir çalışma ataşesini İran’a gönderdi. Bu, aslında toprak sahipleriyle emperyalistlerin işbirliği olarak da okunabilir. Fakat Sovyetler'in İran’da petrol arama imtiyazı talep etmesi ve bölgesel özerklik isteyen Azerilerle Kürtleri desteklemesi, Tudeh Partisi'ne karşı kullanılan bir kampanyaya dönüştü ve Tudeh’i zayıflattı. Bu yeni gelişme
milliyetçilerle solcuları ayırdı. Hükümet de fırsatı kullanarak Tudeh’i tasfiye etti. Tudeh’in tasfiyesi sonrasında dinen tozlardan geriye kalan, Rıza Şah’ın İran siyasetinde etkisin kaybetmediği anlaşılan hayaletiydi. Tudeh kendisinden sonra yükselişe geçen milliyetçi harekete çok önemli bir miras bıraktı: Petrolün devletleştirilmesi talebi... Milliyetçi hareketin yükselmesi, Musaddık’ın İran siyasetinde en önemli aktör olmasıyla eşanlamlıydı. Petrolün devletleştirilmesi talebi Musaddık’ın İran siyasetindeyükselişini hızlandırdı. 1952 yazında orduyu denetimi altına almak isteyen Musaddık, Şah’a meydan okudu ve halkı sokağa dökerek istediğini aldı. Şah’ın siyasi gücünü azaltmaya yönelik hamleleri de buna eklenince, Musaddık, Şah’ın ve Britanya'nın şimşeklerini üzerine çekti. Abrahamian, 1953 yılında Musaddık’ın devrilmesine yol açan darbeyi komünizmin yayılmasına karşı CIA tarafından tezgahlanan bir eylem olarak değil, güvenliklerini bölge petrolüne endeksleyen Britanya ve ABD’nin ortak bir faaliyeti olarak değerlendirmektedir. Darbe, Musaddık’ı devirip Şah’ı getirmek konusunda başarılı gözükse de, Şah’ı İran halkının gözünde artık emperyalistlerin işbirlikçisi konumuna sokmuştur. İdeolojik olarak ise, sosyalizm, liberalizm ve milliyetçilik yerini İslami köktendinciliğe bırakmış,İran’da yaklaşık çeyrek asır sonra esecek fırtınanın ilk belirtileri hissedilmeye başlanmıştır.

Şahların son dansı:
Muhammed Rıza Şah ve 'Beyaz Devrim'...


Petrol gelirlerinin hızla artması ve bölgesel konjonktürün de İran’ın lehine işlemesi Muhammed Rıza Şah’ı babası Rıza Şah’ın muazzam bir devlet inşa etme düşüne yaklaştırdı. 1970’li yıllara gelindiğinde bölgenin en büyük ordularından birisi artık Şah’ın emrindeydi. Nükleer denizaltılar ve nükleer tesis sözleşmeleri İran’ın yakın gelecekte bölgedeki en büyük nükleer
güçlerden biri olacağını göstermekteydi. Bölgede ve dünyada askeri gücünü göstermek için gayretli davranan Şah içeride de kurduğu istihbarat örgütü SAVAK’la toplum üzerindeki kontrolünü artırmayı amaçladı. Kişisel harcamalarındaki savurganlık ve 'Beyaz Devrim' adıyla giriştiği reform faaliyetleri, Şah’ı İranlıların hedef tahtasına yavaş yavaş yerleştirdi. 'Beyaz Devrim’le birlikte merkezi otorite, İran’daki toplumsal hayatın her aşamasına dahil oldu. Toprak reformu, eski toprak ağalarını kapitalist 'girişimci'lere dönüştürdü. Fakat köylülerin hepsini toprak sahibi yapamadı. Şah’ın başarısız politikaları yüzünden -Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO)- göre, 1970 yılında İran, dünyanın gelir dağılımı açısından en adaletsiz ülkesiydi. Şah ailesinden birinin ‘madem halk trafikte kalmaktan hoşlanmıyor, o halde neden helikopter almıyorlar?’ dediği söylenir. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün Farsçası bu olsa gerek... Petrol gelirlerinin tavan yapması ama bu gelirlerin bölüşüme
yansımaması, halkın öfkesini artırıyordu. Bu öfke, ulemalara da sıçradı. Ali Şeriati ve Ruhullah Humeyni, ulema arasında giderek yükselen siyasi radikalizmin sözcüleri oldular. Şeriati’nin etkisinde kalan kitleler için din, artık eşitsizliğe, adaletsizliğe başkaldırının bir aracıydı. Kısacası; 'kitlelerin afyonu' artık kitlelerin Şah’a karşı en büyük silahı olma yolundaydı. Humeyni de
Şeriati gibi Şah’a eleştiriler yöneltti. Şeriati ile aralarındaki farklardan birisi, Humeyni’nin genç aydınlara değil de, doğrudan ulemaya seslenmesiydi. En ilginç benzerlikleri ise; sol bir jargon kullanmaları, toplumsal eşitsizliklere vurgu yapmalarıydı. Zira Humeyni’ye göre “dünyanın ezilenleri birleşmeliydi.” Şah, yükselen gerilimi meclisteki partileri feshederek ve tek parti yönetimine geçerek dizginlemeye çalıştıysa da bu, onun son çırpınışları arasındaki yerini alacaktı. Çünkü kurdurduğu Diriliş Partisi, pazarları dağıtarak esnafı; manevi liderliği üstlenmeye kalkışarak ulema sınıfını hedef aldı. Bu durum, İran’da geleneksel toplum düzeniyle Şah’ın çarpışmasına giden yolu da açtı.

İslam Cumhuriyeti: Şah'ı yakın, Pehlevilere son!..

İslam Devrimi, Abrahamian’a göre, yıllardır patlamaya hazırlanan bir volkanın faaliyete geçmesiydi. 1979’a yaklaşırken Kum kenti İran’da merkezi yönetime, yani Şah rejimine başkaldıran bir şehir hüviyetine bürünmüştü. Başkaldırınınikinci adresi ise Tahran’dı. Şah'a karşı düzenlenen gösteriler, yönetimin baskılarına rağmen devam etti. Dikkat çekici olan, bu gösterilerin sadece İslami bir yönetimi ve Humeyni’yi değil, aynı zamanda sosyal adaleti ve ezilenlerin korunmasını talep eden eylemler olmasıydı.

11 Şubat 1979’da gösteriler ve diğer eylemler Tahran Radyosu’nun anonsuyla kesildi: “Burası İran’ın sesi, gerçek İran’ın sesi, İslam Devrimi’nin sesi...” Humeyni, Şah'ı gönderdikten sonra devrimi kendi emellerine göre şekillendirmeye girişti ve halkın desteğini aldı. Fakat şunu da eklemek gerekir; devrimden sonra Humeyni, Abrahamian’ın deyişiyle, 'Şahların bile hayal
edemeyeceği' anayasal yetkilerle donatılmıştı. Humeyni, devrimin temellerini sağlamlaştırmak için, kendisinden önce iktidarda olanlar gibi muhalefeti etkisiz hale getirmeye çalıştı. Amerikan Büyükelçiliği işgali ve yeni anayasanın kabulü, teokratik bir devletin Ortadoğu siyasetinde artık aktif rol oynayacağını kanıtladı. Devrimin hemen sonrasında patlak veren Irak Savaşı, İran’ın askeri olarak da bölgedeki önemli güçlerden biri olduğunun işaretiydi. Ekonomik açıdan bakıldığında da 1979’dan sonra İran’ın geliştiğini ileri sürebiliriz. Çiftçiler ve işçiler desteklenmiş, alt gelir grupları için vakıflar kurulmuştu. Kısa zamanda alınan yol, Humeyni’ye rejimin en büyük düşmanını işaret etme cesaretini de verdi: “Allende’nin tersine biz, CIA’in ortadan kaldırabileceği liberaller değiliz...” Rafsancani’nin iki dönemlik cumhurbaşkanlığı sırasında yaşanan ekonomik daralma, reformun yolunu açtı. Reform talepleri, 1997 yılında Hatemi’yi iktidara taşıdı. Hatemi daha fazla özgürlük, demokrasi ve insan hakları vaadini yerine getirmeye başladı. Tahmin edilebileceği gibi muhafazakârlar, Hatemi’ye direndiler. Bu siyasal mücadele sırasında İran’ı şeytan eksenine dahil eden ve 'totaliter bir kâbus' olarak niteleyen oğul Bush yönetimi, Hatemi’nin elini zayıflatıp muhafazakârların güçlenmesini sağladı. Bu durumun seçim sandığına yansıması, İran’da kartların yeniden dağıtılması şeklinde olmuştu:

Ahmedinejad’ın zaferi...

Ahmedinejad, dış politikada Amerika ile olan ilişkilerini -nükleer programını ilan ederek- gerilimli bir noktaya taşıdı. Dış politikadaki bu inatçı tutumu, ona bölgedeki Şii oluşumların ve anti-emperyalistlerin koruyuculuğuna oynama fırsatını sağladı. Bugün İran, sahip olduğu askeri güçle Ortadoğu siyasetinde belirleyiciliği olan bir devlet portresi çizmektedir. Abrahamian’ın
kitabı ise bize İran’ın bir yüzyıl içinde geçirdiği dönüşümleri ve travmaları sunarak İran’ın gelecekteki siyasi tutumları hakkında ipuçları vermektedir.

Eleştiriler

Abrahamian, çalışmasını İran’da iktidar sahiplerine odaklamış. Toplumun diğer katmanları pasif bir şekilde sunuluyor. Topraksız köylülerin ve kentlerdeki yoksulların siyasi belirleyiciliği, toprak sahipleri, ulema ve Şah ailesinin kavgaları arasında kaybolup gidiyor. Britanya’nın 20. yüzyılın ilk yarısında bölgede yer alan temsilcilerinin raporlarına ve gözlemlerine çok
fazla itibar edilip yerel kaynaklara pek başvurulmaması da kitabın eksiklerinden birisi...Kitapta sunulan tablolar, hanedanlıktan cumhuriyete uzanan dönemdeki değişiklikleri net olarak gözler önüne seriyor. Abrahamian’ın anlatımında İran, 20. yüzyıl boyunca sıçramalarla ve travmalarla ilerleyen bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. Kaynakçaya ek olarak verilen okuma önerileri İran ve Ortadoğu üzerine araştırma yapacaklar için yararlı olabilir...

Not: Bu yazi dogudan dergisinin 13. sayisinda yayimlanmistir.

November 2, 2009

One-day discussion on the Turkish politics…

Problems of National Identity and Citizenship in Contemporary Turkey


I attended a workshop in Old Bishop’s House, Lund University in 29 October. In this cold Swedish winds, discussing the Turkish politics has a warming function! Generally speaking, Turkish nationalist discourse and politics were analyzed by discussants. Workshop began with the presentation of Dr. Ozan Serdaroglu. Ozan, firstly, put an emphasis on the deterministic role of the Turkish army and other political actors in Turkey. He questioned whether these actors are service providers for citizens or action-oriented bodies. He argued that 1982 constitution aimed to control cognitive structure of Turkish citizens. It is interesting to me that there are tensions at the conceptual level in 1982 constitution. For instance tension between national unity and human rights. Turko-Islamic synthesis is used to realize the homogeneity of the population. Lastly, Ozan argues that full EU membership would be transformative for the identity politics in Turkey. Then I directed a question him. Moving from the fact that Turkish national discourse is based on essentialist parameters, to what extend the full EU membership will transform Turkish nationalist discourse? How will the essentialist understanding and the EU accord?

Second discussant was Prof. Gunay Goksu Ozdogan. Her presentation was about Armenians in Turkey. She mentioned the debates within Armenians in Turkey and questioned the heterogeneity of the Armenian population in Turkey. Territorial origin, gender, class and religion are the sources of differences, which trigger conflicts within the Armenian community. Armenians’ institutions (hospitals, schools and orphanages) reconstruct and reproduce the Armenian identity in Turkey. After the presentation, my question was about the differences between the Armenians in Agos and Armenians in Patriarchate. Prof. Ozdogan answered Armenians in Agos are relatively young group which symbolizes the new renaissance in Armenian community, most of them migrated to Istanbul from Anatolia and most of them are leftist. Whereas, the Armenians in Patriarchate are mostly Istanbulite, prefer to live under communal shield –shield of Patriarchate-, in their minds old-millet system continues and they do not want to be visible in public sphere.

Prof. Elizabeth Ozdalga was the third discussant of the workshop. Her presentation was on the another debatable issue in Turkish political agenda: Alevites. After presenting the info about the demographic dimension of the Alevite community in Turkey, she questioned the minority, secularism and religious marginalization issues. She argues that although the political parties have ‘Alevi’ representatives, this does not mean that Alevi question is resolved.

The last discussant of the workshop was Dr. Osman Aytar. He argued that the Kurdish identity is ignored by denialist discourses. He provided the short chronology about the Kurds after the establishment of the Turkish Republic. He stated that until the PKK, Kurds had mainly expressed their identity within the leftist organizations. Then he inquired the changes that destined Kurds to found their own parties and organizations. This inquiry brought him to Kurdishness of the Kurdish question.

After the above-mentioned presentations, the workshop ended with a round table discussion, which was functional to the formation of new research questions.

Kivanc

This brief published in CMES-Lund University

image: http://www.horrorlair.com/movies/images/identity.jpg

October 22, 2009

iskandinav ruzgarinin dusurdugu ilk yaprak

yuzundeki guluse
katilan ellerini gorunce
o eski fotografin icine girmek istedim

ara ara hissederdim
farkli iklimlerden
masallar okudugunu
ve bu yuzden ben onda
hep bir cocugu sevdigimi
bilirdim.

kelimeleri ansizin carpardi
geceye karisirdi,sabah da gunese
uzanirdi
hep ke-li-me-le-ri

elleri, gulusu, masallari ve kelimeleri
kuzey gecelerinde iklim hep yaz olurdu...

Kivanc
(Guz 2009, Malmö)

October 21, 2009

The Quest For a Durable Peace In The Israeli-Palestinian Conflict



Today, I attended Karin Aggestam's Brown Bag Lunch seminar on Palestine-Israel Conflict and the Peace Process. She briefly made a presentation about the EU Project which is on durable peace in the region. Below are my reflections about the seminar:

Quest for justice and quest for efficient peace building structure are the main challenges in regard to peace process. Jordan River and other water resources are the source of conflict. These are analyzed under the title of Hydropolitical Security Complex. In other words, water resources have become the objects of security policy in the region. Needless to say, Israel has a hegemony over the resources. Although bilateral and multilateral attempts are done, the water question has still remained unresolved.

Diplomacy strategies such as gradualism (step by step approach), status quo diplomacy (interpretations of previous agreements - not a new agreement) and liberal peace approach (promoting liberalization, elections) are used to deal with the question.

After the presentation, Mark LeVine asked a question and he says if there is a big power imbalance between Israelis and Palestinians who cares diplomacy.

Then I directed a question to Dr. Aggestam: If the international actors use liberal peace approach as a diplomatic instrument, don't they need to negotiate with Hamas instead of Abbas gov't? If they support elections and other democratic mechanisms, I think they are expected to be in contact with the legitimate gov't.

Kivanc

October 18, 2009

Direktsant Gaza



To be honest, I am very happy to decorate my life in Malmö and Lund with cultural and academic events about the Middle East. Lastly, I attended the Direksant Gaza (cultural event about Palestine). The exhibition of graffitis from the walls of Gaza was presented in this event. Below are my reflections about the functions of graffiti in Gaza:

- It carries the political message between authorities/rulers and the local public.

- It carries the messages between political organizations for instance the PA and Hamas.

- By depicting martyrs on the walls, it transforms the temporary physical existence of people to permanent memories.

- It honors the families of martyrs and motivates population for the resistance.

-It consolidates the feeling of national unity and resistance.



Film screenings were other significant part of the event. First, I watched Slingshot Hip Hop which is about the hip hop music in Palestine. It is interesting to see how hip hop music politicizes Palestine youth. The Palestinian Life is the second film that I watched. Naked facts are bravely showed in the film, especially Israel's policy towards Palestinian agricultural life. Demolished trees etc... Erased-Wiped Off the Map was the last film that was played. Last Gaza siege of the Israeli Army was reflected with interviews and video images.


Kivanc

October 16, 2009

eldivenler, hikayeler


Mungan'in sinir tanimayan asklari ve sevgileri anlatan kitaplarindan biriyle daha karsi karsiya oldugumun bilinciyle basladim Eldivenler ve Hikayeler i okumaya. Farkli oykulerden olusan kitap oyku kahramanlarinin cinsiyetlerinin oykulerin sonlarina dogru sanki kosebasindan cikan beklenmedik surprizler gibi okuyucunun karsisina dikilivermesinden aliyor gucunu. Kitap bize sunu soyluyor: Sevgi ve ask cinsiyetlerden, toplumsal baskilardan bagimsizdir. Hatta kimi zaman onlarla savasmaz bile. O acikta veya kuytuda kendi gercegini hep yasar. Yarim kalirsa yaralar... Ama hep izini birakir.

Zaman zaman suslu anlatimin ve anlam veremedigim kelimelerin oykulerin akisini bozdugunu dusundugum bu Mungan kitabi verdigi mesaj icin okunmaya deger.

Kivanc

October 11, 2009

Introduction to Sweden, Chapter 1: Malmo


Gocmen mahalleleri, duvarlardan yuk kamyonlarinin kasalarina tasan graffitiler, Arapca yazilar, felafelciler, kebapcilar, meydanlar, yeni yapilan apartmanlar, gelismekte olan sanayi bolgeleri, tren istasyonunun onunde suyun uzerindeki iskeleye park edilen binlerce bisiklet, sehir icinde calisan yesil otobusler, yat limani, Lilla Torg, Turning Torso, sonu 'gatan' la biten caddeler, sehrin her tarafinda gorebileceginiz bisikletler, soguk bir hava, sarisin renkli gozlu kizlar, Oresund koprusu, erkenden kapanan dukkanlar, kocaman bir sehir kutuphanesi, devletin mulkiyetindeki casino ve bir sonraki gunun heyecan verici planlari... Iste Malmo'deki ilk gunumu dusundugumde gozumun onune gelen fotograflar!

Az gelismis ulkelerden gelisen ulkelere dogru yonelen gocun bir sehrin gelisiminde itici bir guc olabileceginin somut bir ornegi Malmo sehri. Oresund koprusunun acilmasi bolgedeki ekonomik avantajlarin Malmo'ye kaymasina buyuk katki saglamis. Lund gibi bir universite sehrine yakinligi, Malmo Universitesi'nin gelismesi de sehre dinamizm kazandirmis. Gocmenlerin buyuk cogunlugu Orta Dogu ulkelerinden. Bu da duvarlarda, tabelalarda ve sehrin dort bir tarafina dagilmis Orta Dogu restoranlarinda kendisini hemen belli ediyor.

foto: 1580 yilinda Malmo

October 10, 2009

tiramusu, mastic pudding ve Filintstones

Konser salonuna girdigimizde sahnenin los isiklarinin altinda birazdan salonu dolduracak olan seslerin sahipleri bizi karsiladi: Piyano, davul ve kontrbas....

Buket'le Denizli'ye hakim bir "tepe"de yedigimiz hafif, keyifli bir yemekten sonra aksamustunun serinligini ve aksamin ilk isiklarini guzel birer kahveyle karsiladik. Sonra ver elini konser salonu.



Yerimizi aldiktan bir sure sonra kendimizi Kerem Gorsev'in piyanosuna, Ferit Odman'in davuluna ve Kaan Yildiz'in kontrbasina teslim ettik. Tamamen dolu bir salonda yukselen muzige, tutulan ritmler ve gulumseyen yuzler eslik etti. Gorsev'in Diversion isimli albumunden caldigi parcalar beni kaportacilarin cekic seslerine ve Izmir kordonda bir aksamustune goturdu. Mastic Pudding ve Tiramusu isimli sarkilar gercekten dinlemeye degerdi. Yaklasik bir bucuk saat suren jazz konserinden sonra bu muzigin bana neler hissettirdigini sorsalar soyle cevaplardim:
Hayat ne kadar fazla farkli sesi ve yasam bicimini icerirse o kadar guzel, o kadar zengin ve o kadar yasanmaya degerdir.

Simdi bu yaziyi bitirip mac'imi cantama koyduktan sonra hayatimdaki sesleri cogaltmaya ve yeni yasam bicimlerini tanimaya gidecegim. Aklimda biraz Tiramusu, biraz Mastic Pudding, biraz da Filintstones olacak... Hoscakal Turkiye.

Kivanc

(havaalani-Izmir)

October 8, 2009

war is going on...


IMES Graduate Student Kivanc Ozcan published a book review titled From Plow to Nuclear Power... Story of the century, (October 2009) of the book A History of Modern Iran by Ervand Abrahamian. His review will be published in the Turkish academic journal, Dogudan later this month. Ozcan was also accepted as a Research Intern by Center for Middle East Studies at Lund University in Sweden for the Fall 2009 semester. He will be conducting research on the Kurdish issue in Turkey.

(News from The Institute for Middle East Studies, The George Washington University)

ve tekrar uzaklara dogru...



Ismini cok onceden duydugum Lund Universitesi'ne bugune kadar gitme sansim hic olmamisti. Isvec'in en prestijli okulu olarak bilinen Lund'un basarilarini uzaktan izlemistim bugune kadar. Guzel bir kampusu, hareketli bir sosyal atmosferi oldugu konusunda bilgim vardi. Bu yuzden cok yakinda Lund University'deki isime baslayacak olmak beni cok heyecanlandiriyor :) İskandinav geceleri, kuzey insanlari, kitaplar, kutuphaneler, yeni insanlar... Sonra, fiyordlar, Stockholm adalari, Malmo'deki gocmenler, Goteborg'daki balik restoranlari... Festivaller, filmler... Bunlarin hepsini Amerika'daki okuluma donene kadar hayatima sigdirmaya calisacagim.

Aslinda bu biraz da basini alip gitme durumu. Kendini yenileyemeyen bir sehirden kacisim belki de. Aileme yuk olmamak icin buldugum cozumlerden beni en cok tatmin edecek olani. Ya da uzaklara gitme istegimin guclendigine dair isaretler. Bilemiyorum. Fakat, sessizlik icinde calisma zamanimin geldigi kesin! Uzun zamandir siir yazamadigim da asikar! Belki bu uzaklik icimde bir yerlerde gizlendigine inandigim kelimeleri kalemime ulastirir.

Sonra ulkemi uzaklardan izlemeyi ozledim. Dokunmadan izlemeyi. Guzel bir kadini uzaktan seyreder gibi. Ortakoy sahilinden karsi kiyiyi seyreder gibi. Ankara kalesinden sehre bakar gibi...

Dusunmeyi ozledim. Tek basima kalmayi, bilmedigim sehirlerde kaybolmayi ve tabii ki elime sicak bir kahve fincani alip soguk gecede yurumeyi.... Tipki Georgetown'da yaptigim gibi.

Istanbul'a havadan bakmadan once onumde 3 gunum var. Bu zamani Isvec'li sairler hakkinda arastirma yaparak ve gidecegim sehirlerdeki yuruyus rotalarini cikartarak degerlendirecegim. O yollarda yururken benden once yuruyenlerin neler hissettigini anlamaya calismak beni o ulkenin ruhuna daha da yaklastiracaktir.

Kivanc

September 23, 2009

Modernizmin Prizması ve Kırılanlar



Modernizmin Erittikleri – Sünniler, Şiiler ve Aleviler başlıklı kitap modernizmle İslam arasındaki etkileşimin fotoğrafını çekmeyi amaçlayan bir çalışma. Fakat belirtmek gerekir ki kitap sadece bu tanımsal fotoğrafla sınırlı değil. Aynı zamanda modernizme yönelik tutarlı eleştirileri de içeriyor.

Modernizmin ‘akıl’la olan sorunlu ilişkisinden hareketle kendisiyle yüzleştiğini ve bu yüzleşme sürecinin de katkısıyla anti-modernist anlayışların filizlenmeye başladığı kitabın ilk argümanlarından.

‘Akıl’la olan ilişki bağlamında yazar İslam dünyasını da merceğine alıyor. İslam dünyasının ideolojik duruş ve söylemsel bütünlük iddiasıyla öne çıkmasına rağmen tıpkı modernizm gibi ‘akıl’la olan ilişkisinin net olmadığını belirtiyor. Abbasi döneminden sonra İslam dünyasının rasyonel akımlarla ilişkisi duraklama dönemine girdi. 18. yy.’dan itibaren modern devlet ve modern birey gibi yeni kutsallar toplumsal kurguların içine girmeye başladı.

Bu gelişmenin ve değişimin farkında olan Afgani ve Muhammed Abduh gibi düşünürler modernist değerlerle çatışmayacak bir İslami geleneği şekillendirmeye çalıştılar. Bu noktada adı geçen düşünürleri modernizmle İslam arasında bir orta yol bulmaya iten şeyin İslami kutsalları modernizmin aşındırıcı etkilerinden korumak olup olmadığı önemli bir soru olabilir. Fakat bu sorunun cevabı ne olursa olsun modernizmle İslam arasındaki ilişkinin başladığı bir gerçektir.

Bu ilişkinin başladığı yıllarda Osmanlı’nın İslam coğrafyası üzerindeki etkisi azalmaya başladı. Ulusçuluk akımı yayıldı. Bu durum İslami arayışları da etkiledi. İslam marksizm ve liberalizmle de ilişkiye girdi. Bu ilişkiye örnek olarak Avrupa’ya okumaya giden gençlerin hem Avrupa’daki oryantalist bakış açılarını hem de kendi ülkelerindeki ulemanın gücünü kırmada oynadıkları rol verilebilir.

Üçüncü dünyadaki kurtuluş hareketlerinde başat bir rol oynayan İslam hızla politikleşti. Hem bu politikleşme hem de mezhepsel ve coğrafi farklılıklar İslam’ın farklı renkleri olduğunu ortaya koydu. Bu farklı renkler Batının İslama bakışının pozitivizmden kaynaklanan bütüncül bir algı şeklinde ve hatalı olduğunun da bir ilanıydı.

Modernizmle karşılaşma Müslüman topluluklar için sadece dezavantaj değil, kendi kutsallarını modern devlet anlayışı bağlamında yeniden inşa etme fırsatı sunduğu için avatajdı da. Bu duruma yol açan en önemli kırılma Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı fethetmesiydi. Bu fetih hem İslam ülkelerinin geri kalmışlığına yönelik bir sorgulama başlattı hem de yeni kutsalların veyahut sentezlerin üretilmesine giden yolu açtı. Modernizmin İslam üzerindeki dönüştürücü etkisi ilk olarak İslam’ın ‘bir’lik anlayışında görülmüştür.

El Kaide’nin 11 Eylül saldırıları İslami örgütlerin sınırlarını yeniden çizmiş ve İslami hareketlerin bazılarının post-modern bir evreye doğru evrilmelerini sağlamıştır. Bu noktada yazar modern Batı ile İslam’ın ilişkisine dikkat çekiyor. Modern Batı komünizmle savaşmak için İslam’ı yardıma çağırdı. Komünizmle işi bittikten sonra İslami yapıları ‘artık’ olarak görmeye başladı. Bu açıdan bakıldığında El Kaide saldırılarını modernizmin bu tavrına yönelik bir tepki olarak okunmak da ihtimaller dahilindedir.

Oryantalizm ve oksidentalizm İslam’ı homojen bir inanç-kültür olarak görme yanılgısına düşer. Bu modernizmin incelediği özneleri kategorileştirmesinin bir sonucudur.

Siyasi İslam terimi oryantalist ve oksidentalist okumalara kapı aralamakta fakat bir taraftan da bizi farklı inşa süreçlerini anlamaya götürmektedir. Tek bir İslamdan ziyade farklı İslamların varlığı İslamın politik olabilirliğine yönelik tartışmaları destekler. Fakat yazara göre siyasal İslam yoktur çünkü siyasallıktan kaçabilecek dinsel bir tutum yoktur. Başka bir deyişle İslam başlıbaşına siyasal bir tutumdur. Buradan hareketle İslamla özgürlük arasındaki ilişki açıklanmaya muhtaçtır. İrat’a göre İslamla özgürlük arasındaki ilişki yönetilenler ve sistem tarafından belirlenir.

Türkiye’de devlet dini kontrol etmek adına ona devletin kapılarını açmıştır. Halifeliğin kaldırılması yeni kurulan devlet içindeki toplulukların aralarındaki bağı sağlayan dinamiğin değiştiğini sembolize eder. Türk-İslam sentezi İslamı devlet eksenli milliyetçiliğin baş aktörü haline getirir. Kuran’da yer alan ayetler şeriatın çoğulluğundan bahsederken TDK’nın tanımındaki tekçi şeriat yorumu ve anlayışı devletin bir paradoks içinde olduğunu gösterir.

Devletin yeniden inşa etmeye soyunduğu Sünniliğin dışında kalan İslami anlayışlar devletin ulaşamadığı yerlerde yeşerdi. Ayrıca inşa edilmeye çalışılan Sünniliğe karşıt akımlar da filizlenmeye başladı. Yazara göre Milli Nizam Partisi ile başlayan siyasi İslami akımların hatası Türkiye’de devlet eksenli İslami anlayışın eleştirilmesi üzerinden bir demokratikleşme hareketi başlatmamalarıdır. Fakat bu hareketlerin demokratikleşme gibi bir dertlerinin olup olmadığı incelenmeye muhtaçtır. 1980 sonrasında İslam, Kürt sorununa yönelik bir çözüm olarak görülüp deyim yerindeyse göreve çağrıldı.

Mevleviliğin araçsallaştırılarak Aleviliği halk İslamı anlayışı içine dahil ederek eritme çabası kitaptaki dikkate değer tespitlerden biri. İslamcılar Aleviliği netleştirerek kendi sınırlarındaki muğlaklıkları yok etmek istiyorlar. Bu nedenle Aleviliği İslam’ın içine dahil etmek onlar için daha mantıksal bir yaklaşım gibi durmaktadır. Bu noktada kitabı okurken şöyle bir soruyu içimden geçirdim: İslamcılar neden kendilerini tanımlamak için Aleviliği dışlayarak bir öteki yaratmaya girişmediler?

Yazara göre İslam ve onun heterodoks yorumları da zaman üzerinden tanımlar yaratmakta ve bu tanımlar aracılığıyla inançsal farklılaşmalar meşrulanmaktadır. Buradan hareketle farklı siyasal İslamlar olduğu sonucuna varabiliriz.

Modernizm Aleviliği eritmeye onu yeniden kurgulayarak girişir. Bu aslında modernizmin tanımlamakta zorlandığı bütün yapı ve kavramlara yönelik genel tutumunun bir örneğidir. Bu kurgulama sürecinde Alevilerin kendilerini tanımlama süreçleri de dünya ve Türkiye siyasetine bağlı olarak yürür.

Bu süreçte Alevilik hızla cemaatleşmeye başlar. Bu onun kutsallarındaki kaymayı da beraberinde getirir. Kitapta Cem Vakfı Aleviliği cemaatleştirdiği ve dışlayıcı bir yaklaşımla İslam halkası içinde tanımladığı için eleştiriliyor. Ayrıca yazar, bugün Aleviliğin teolojik ve felsefi olarak yok olmaya yüz tuttuğunu belirtiyor.

Ulus-devleti eleştirerek tek tipleştirmeye karşı çıkan İslamcıların kendileri için talep ettikleri özgürlüğü Alevilerden esirgemeleri kitabın önemli eleştirilerinden. Bu bağlamda kitabın sonunda yazarın İslamcı akımlara seslenişi de anlamlı: Özgürleşme taleplerini savunurken özgürleştirme kaygılarını unutmayın!

Milliyetçilikle Aleviliğin ilişkisi bağlamında yazar hâkim milliyetçiliğin Aleviliği kritik zamanlarda Türklük ve Müslümanlık halkasının içine çağırdığını ama sonra tekrar bu halkanın dışına çıkardığını ileri sürüyor.

Kitabın sonunda yer alan Alevilikle Sünni İslam arasındaki ilişkiye dair son söz aslında kitabın meseleye genel bakışını da yansıtıyor:

Yapılması gereken şey Sünni İslamın dışında ve ötesinde inanç nüveleri içeren Aleviliğin kendi özgün doğasında rahatsız edilmeden bırakılması zorunluluğudur.


Kivanc Ozcan

Ali Murat İrat, Modernizmin Erittikleri – Sünniler, Şiiler ve Aleviler, Kırmızı Yayınları, 2009, 216 sayfa.

Not: Bu yazı doğudan dergisinin 11. sayısında yayımlanmıştır.

September 13, 2009

Bana iyi bak general!



12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.



Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Ece Temelkuran

13 Eylul 2009, Milliyet

August 24, 2009

Ebu Ammar’ın Öyküsü



Amnon Kapeliouk’un Yenilmez Arafat başlıklı kitabı Filistin halkının lideri ve Orta Doğu siyaset sahnesinin en önemli aktörlerinden Yaser Arafat’ı anlatan bir biyografi çalışması. Kitap, bir biyografi çalışması olmasının yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasını ve gelişimini ve Filistin halkının bağımsız bir Filistin Devleti’ni amaçlayan mücadelesini ayrıntılarıyla anlatması bakımından Filistin siyasi tarihi hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için de değerli bir kaynak.

Kitap Nelson Mandela’nın önsözüyle başlıyor. Arafat’ın mücadelesinin dünya halkları için önemine değinen Mandela onun işgal altında yaşayan halklar için bir sembol olduğunun altını çiziyor: “Başkan Arafat adalet ve özgürlük uğruna mücadele eden bütün dünya halkları için sonsuza dek bir kahramanlık simgesi olarak kalacaktır…”.

Arafat’ın yaşam öyküsüne geçmeden önce onun kişisel özelliklerini anlatan bölümden aşırı temkinli olmasının ve cesaretinin onu birçok suikastten kurtardığını öğreniyoruz. Bazılarının dokuz canlı adam olarak da isimlendirdiği Arafat, bazı dönemler iki gece üst üste aynı yerde uyumaz ve özel uçaklarının pilotlarına gidecekleri istikameti uçak kalkmadan hemen önce bildirir. Kişisel harcamalara düşkün olmaması ve giyim tarzı mütevazı ve sade bir yaşam sürdürdüğünü gösterir. Sık sık Kuran’dan örnekler vermesi ve namaz kılması dindar olduğunun kanıtıdır. Bağımsız Filistin Devleti için yürüttüğü mücadelesinde Filistinli farklı grupları bir arada tutmaya önem vermesi ve Arap devletleriyle ilişkilerini iyi tutmak istemesi onun pragmatik bir lider olduğunu gösterir. Filistinli şair Mahmud Derviş’e göre Arafat siyasal uzun ömürlülüğünü net bir ideolojisinin olmamasına ve belirgin siyasal taahhütlerin yokluğuna borçludur.

Yaser Arafat 1929 yılında Kahire’de doğar. Babası tüccardır. Annesi ise Filistin toprakları üzerinde etkili olan El-Hüseynî kabilesinden gelmektedir. Aile orta-alt sınıfa mensup bir ailedir. Arafat 1933 yılında annesini kaybeder. Aynı yıl kardeşiyle birlikte Kudüs’teki dayısının yanına giderler. Bu Arafat’ın Filistin topraklarıyla ilk tanışmasıdır. Daha sonra Kahire’ye döner. Çocukluğu Kahire’de Yahudilerin de yaşadığı bir mahallede geçer. Filistin kimliğini çocukluğundan itibaren benimsediğini gösteren örnekler vardır. Çocukluk arkadaşlarından bir tanesi Arafat’ın Filistin kökenli olduğunu söyleme fırsatını hiç kaçırmadığını söyler.

Orta Doğu coğrafyasında bir dönüm noktası olan 1948 yılı yaklaşırken Araplarla Yahudiler arasındaki mücadele kızışır. O yıllarda Arafat Yahudilere karşı silah pazarlığı yapar. 1948 yılında İsrail Devleti kurulur ve yüzbinlerce Filistinli topraklarından sürülürler ve mülteci konumuna düşerler. Arafat bu sırada Kahire’de öğrencidir. Filistinlilerin Nakba adını vereceği bu büyük felaket Arafat için de bir dönüm noktasıdır. Arap ordularının düzensizliği onda Filistinlilerin kendi güçlerine güvenmeleri gerektiği fikrinin oluşmasına yol açar. 1952–1956 yılları arasında Kahire’de üniversitede öğrenci derneği başkanıdır. Arafat’ın gelecekte Filistin yönetimde izleyeceği birleştirici siyasetin izlerine öğrencilik yıllarında da rastlamak mümkündür. Örneğin öğrenci derneği başkanıyken yaptığı pragmatik bir listeyle öğrenciler arasında birleşmeyi sağlar. Bu dönemde Mısırlı gerillalarla İngiliz kuvvetleri arasındaki çatışmalara katılır ve Mısırlı subaylardan askeri eğitim alır. 1955 yılında Varşova’da düzenlenen Dünya Gençlik ve Üniversite Öğrencileri festivaline Filistin delegasyonunun başı olarak katılır ve oradaki tek amacı Filistin delegasyonu için diğer Arap ülkelerinden bağımsız bir statü elde etmektir. Arafat’ın bu tutumu ileride izleyeceği siyaset için bize ipucu verebilir. 1959 yılında Filistinli Öğrenciler Genel Birliği’ni kurar. 1956 yılında ise Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi sırasında Arafat Mısır adına savaşır. Kitapta ayrıntılarıyla anlatılan bu siyasi ve askeri mücadeleler Arafat’ın Arap ve Filistin kimliğini içselleştirmesini sağlayacaktır.

Arafat ve arkadaşları 1959’da Kuveyt’te El-Fetih örgütünü kurarlar. Örgütü kurarken Franzt Fanon’un yazdıklarından ve Cezayir savaşından etkilenirler. Fakat Filistin mücadelesinin doğası Cezayir’dekinden farklıdır. Aynı yıl örgütün yayın organı olarak Bizim Filistin-Hayata Davet isimli dergiyi çıkarmaya başlarlar. Dergi Filistin mücadelesini silahlı olarak yapmaya çağırır: “Toprağınızı kurtarmak için silahlara sahip olmadıkça onurunuza da sahip olamayacaksınız”. Dergide milliyetçi bir söylem ve silahlı mücadeleye övgüler hâkimdir. El-Fetih ilk yurt dışı bürosunu 1962’de Cezayir’de açar. Bu Arafat’ın uluslararası bağlantılara verdiği önemi göstermesi açısından kayda değerdir. Bunu takip eden yıllarda Arafat’ın diplomatik ağı genişleyecektir.

1964 yılında Kahire’de Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin Kurtuluş Ordusu kurulur. Arafat ve arkadaşları ilk önce Filistin Ulusal Konseyi toplantılarına katılıma temkinli yaklaşsalar da daha sonra toplantılara katılırlar. 10 Ocak 1965 yılında İsrail’e karşı başlayan silahlı mücadele mülteci kamplarında sevinç yaratır ve Arafat’ın popülerliği artmaya başlar. Arafat silahlı mücadele sırasında bölgesel destek arayışlarını sürdürür ve Mısır ve Suriye ile sürekli dirsek temasında olur. Arafat’ın İsrail’e saldırırken bir amacı da Arapları savaşa çekmeye çalışmaktır. Beklenen savaş 1967 yılında patlak verir. Arap devletleri İsrail karşısında bozguna uğrarlar. Bu bozgun Arafat’ı Arap devletlerine güvenmekten daha başka bir stratejiye sevk eder: Filistinlilerin isyanı. Filistinlilerin isyanı yoluyla zafere ulaşılabileceği düşüncesi Arafat’ın silahlı mücadeleye destek veren tutumunun da bir dışa vurumudur. Arafat savaşçılarını şöyle tanımlar: “UNRWA’dan bir torba un, bir avuç dolusu fasulye ve battaniye dilenen mültecilerin oğulları, savaşçıların saflarını oluşturdular ve Arap dünyasının önünde Filistin’in yeni tarihini yazanlar da onlardır”.

22 Kasım 1967’de BM’nin 242 sayılı kararı yayınlanır. Arafat ve arkadaşları daha sonraki yıllarda destek verecekleri bu karara karşı çıkarlar. Arafat ve arkadaşları o yıllarda FKÖ’nün savaşçı kanadını oluştururlar ve bu durum Filistin Ulusal Konseyi metinlerine de yansır. FKÖ silahlı mücadelenin yanı sıra Filistinli kimliğini de oluşturmaya çalışır. 1968 yılında yayınlanan Filistin Ulusal Bildirgesinde “Filistin, Filistinli Arap halkının vatanıdır” ifadesi geçer. 1969–1971 yılları arasında kurulacak Filistin devletinin niteliği üzerine tartışmalar yaşanır ve devletin demokratik bir devlet olacağı karara bağlanır. Arafat en büyük siyasi başarılarından birine 4 Şubat 1969 yılında ulaşır ve siyasi ve askeri bir mekanizma olan FKÖ’nün başkanı olur. Bu yıllarda örgüt için paradan çok silah önemlidir. Bu yüzden Rusya’da silah yardımı alırlar. İsrail’e yönelik saldırıları Suriye, Ürdün ve Lübnan topraklarından yaparlar. Arap ülkelerinde giderek güçlenen FKÖ, mültecilerin de etkisi ile Ürdün’de devlet içinde devlet konumuna gelir ve Ürdün otoritelerini rahatsız eder. Bunun sonucunda Ürdün kuvvetleri Filistinliler tarafından Kara Eylül olarak isimlendirilecek bir saldırı düzenler ve 1971 yılında FKÖ Ürdün’den atılır. Ürdün’le FKÖ arasındaki mücadele Filistinlilerin uluslararası alandaki temsiliyeti konusunda da devam eder.

İsrail’le yapılan Ekim 1973 savaşı Arafat için bir dönüm noktası olur. Söylemlerini yumuşatmaya başlar ve yavaş yavaş diplomasiye kayar. Diplomatik alandaki ilk başarısı FKÖ’nün Filistin halkının tek temsilcisi olmasıyla gerçekleşir. Rusya, Çin, Fransa ve Almanya ile görüşmeler yapar. 1974 yılında BM’nin New York’taki genel kurulunda bir konuşma yapar ve tarihe geçecek şu sözleri söyler: “Bir elimde zeytin dalı diğerinde ise devrimci silahıyla geldim. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin”. Bu genel kuruldan sonra BM Filistinlilerin egemenlik haklarını tanır ve FKÖ’ye daimi gözlemci statüsü verilir. FKÖ’nün diplomatik alandaki başarıları artarken Lübnan’da karışıklıklar başlar. Arafat Lübnan’da solcular ve Müslümanlar tarafından desteklenir. Arafat aynı zamanda 1970’lerden itibaren İsrailli barış yanlılarıyla gizli görüşmelere başlar. Diplomatik alandaki bu çabalar devam ederken Enver Sedat’ın İsrail ziyareti Arafat üzerinde hayalkırıklığı yaratır. Bu yıllarda Mısır’ı kaybettiğini düşünen Arafat kendisini destekleyen Humeyni’nin iktidara gelmesiyle rahat bir nefes alır. 1982’de Ariel Şaron Lübnan’ı işgal eder ve Arafat Beyrut’ta kuşatılır. Bunun sonucunda Beyrut’u terk etmek zorunda kalır ve savaşçılarıyla birlikte Tunus’a gider. Suriye’nin örgüt içinde artan baskısı ve FKÖ kuvvetlerinin Lübnan’da Suriye destekli Emel’le çatışması Arafat’ı tekrar Mısır’a yanaşmak zorunda bırakır.

9 Aralık 1987’de başlayan intifada işgal altındaki topraklarda Arafat’ın elini güçlendirir. Arafat İsrail’in ilk başlarda hafife aldığı intifadayı Ebu Cihad’la birlikte yönetir ve intifadanın uzun süreli olacağını söyler. İntifada devam ederken Ürdün Batı Şeria’dan vazgeçtiğini açıklar. Bu intifadanın ilk zaferidir. Aynı zamanda, intifada İsraille müzakerelere giden yolu açar ve FKÖ, BM’nin 242 sayılı kararını kabule hazırlanır. 15 Kasım 1988 yılında okunan Bağımsızlık Bildirgesinde FKÖ iki devlet prensibini tanır.

1990 yılında evlenen Arafat aynı yıl patlak veren Körfez savaşında Saddam’ın tarafını tutar ve Saddam’ın yenilgisinden siyasi olarak etkilenir. Daha sonraki yıl Ebu Cihad’dan sonra en yakın arkadaşı olan Ebu İyad da bir suikasta kurban gider.

1990’lı yıllar Arafat’ın uluslararası alanda Filistin halkının lideri olarak en fazla tanındığı yıllardır. Bu tanınma İsraille görüşmelerin kapısını aralar ve 1993 Eylül’ünde Oslo Anlaşması imzalanır. Oslo Anlaşmasının imzalanmasından sonra Gazze ve Eriha’yı ziyaret eden Arafat krallar gibi karşılanır. Fakat bağımsız bir Filistin devletini tanımayan, Kudüs ve mültciler gibi önemli konuları sonraya erteleyen Oslo Anlaşmasına eleştiriler gelmekte gecikmez. Bu eleştirilerin en serti Hamas’ın İsrail’e yaptığı intihar saldırılarıdır. İntihar saldırıları ve İsrail’in bu saldırılara verdiği sert tepkiler altında Gazze ve Eriha’yı yapılandırmaya girişen Arafat 1994 yılında Rabin ve Peres’le birlikte Nobel Barış Ödülünü alır.

Oslo Anlaşmalarına İsrail cephesinde verilen tepkilerin bir sonucu olarak 1994 yılında Rabin öldürülür. Bu kayıp Arafat’ı hem çok üzer hem de siyasi olarak zayıflatır. Arafat’ın Rabin’den sonra iktidara gelen Netanyahu ve Barak’la yaptığı görüşmeler genellikle sonuçsuz kalır. Örneğin Barak’la yaptığı Camp David görüşmelerinde Kudüs, mülteciler ve yerleşimler konusunda anlaşma sağlanamaz.

Barak’tan sonra başa geçen Ariel Şaron Arafat’ı sürekli aşağılayarak terörist olarak göstermeye çalışır. Hatta onu Ramallah’taki karargâhı Mukata’da kuşatır. Kitapta detaylarıyla anlatılan bu baskılar Filistin halkı içinde Arafat’ın saygınlığını artırır. Fakat, Arafat’ın artan saygınlığı Filistin otoritesine yönelen reform taleplerini engelleyemez. Son yıllarında Arafat’ın Hamas ve İslami Cihad gibi radikal islami örgütler üzerindeki kontrolü zayıflasa da Arafat barış sürecine verdiği desteği hiç azaltmaz ve barışa olan inancını hiç kaybetmez.

Yenilmez Arafat Yaser Arafat’ın hayatını odağa alarak yapılmış bir İsrail-Filistin sorunu okuması olması itibariyle okuyucuya bir biyografiden daha fazlasını sunuyor. Ayrıca, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gelişimi, İsrail-Filistin arasında yapılan anlaşmalar ve Filistin siyasi tarihi üzerine araştırma yapanlar için değerli bir kaynak.

Kıvanç Özcan

Amnon Kapeliouk (çev. G. Demet Lüküslü), Yenilmez Arafat,
İmge Kitabevi Yayınları, 2008, 576 sayfa.

Not: Bu yazı doğudan dergisinin 12. sayısında yayımlanmıştır.