January 29, 2011

askıda

İnsanın kuzeyi en yalnız olduğu yeridir
güney denizleri karnavala durur
kuzey bahçeleri suskunlukla örtülüdür

Lund’da bir park var
parkta dilsiz bir nehir durur
pilsiz bir saate asılı buzlu bir nehir
buzun cam aynasında bir kadın var
gözlerim o aynada asılı durur
Lund’da bir park var
parkta bir nehir
nehirde bir kadın
kadına gözlerimi asmışım
ben dururum...

Kıvanç
İzmir-27 Ocak

January 25, 2011


Kimi ölüler bize ne kadar yakın. Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü.

January 11, 2011

Hiç Kimsenin ve Hepimizin Şehri: “Fettan Kudüs…”



Ayşe Karabat, Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, Everest Yayınları, 2010, 2. Baskı, 370 s.


Kıvanç Özcan


“Ey Kudüs, unutursam seni, sağ elim hünerini unutsun… Seni anmaz, en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın…” (Tevrat’ın “Mezmurlar” bölümünden bir yemin)

Türkçede Orta Doğu üzerine yazılan kitapların büyük çoğunluğu siyasi ve stratejik bakış açılarının veya akademik bilgi verme çabalarının matematikselliğine ve soğukluğuna hapsolmuştur. Orta Doğu muhabirliği günlerinden ve Radikal Gazetesi’ndeki yazılarından tanıdığımız Ayşe Karabat’ın Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri isimli romanı, bu soğuk ve matematiksel anlatıları aşmaya çaba gösteren bir çalışma...

Yazar, bu kitapta, Kudüs’te geçirdiği zamanda yaşadığı acılara tanıklığını okurlarla paylaşıyor. Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri “birgün barışın da romanını yazma hayaliyle…” diye başlayan bir savaş romanı aslında. Bu satırları yazmaya başlamadan yaklaşık 4 ay önce Kudüs sokaklarında dolaşırken hissetiğim duyguların tekrar alevlenmesini sağlayan bu romanı Filistin ve İsrail’de geçirdiğim günlerde aralayabildiğim Kudüs’ün perdelerini biraz daha açabilme umuduyla okumaya başladım.

Kudüs’te çalışan gazetecilerin başlarından geçenleri Orta Doğu’nun sürekli değişen siyasi gündemiyle ve bu gündemin günlük hayata yansımalarıyla iç içe geçirip anlatan Karabat, kavgaların ve çatışmaların gelip geçiciliğini, Harem-i Şerif’teki altın kubbenin umursamazlığı ve vakurluğu ile birleştirip Kudüs’ü kendi deyimiyle “fettan bir şehir” olarak romanın merkezine koyuyor. Hiç kimseye ait olmayan, çünkü herkese ait olan Kudüs, kendisine sahip olmaya çalışanların felaketi olurken, kendisini rahat bırakanlara bütün güzelliklerini cömertçe sunuyor. Karabat, ana karakterlerini beraber habere çıkan ve izlenimlerini akşamları İsrailli Daniella’nın “Barood” adlı barında paylaşan Orta Doğu muhabirlerinden oluşturduğu romanında “herkesin Kudüs’ü”nü anlatmaya çabalıyor. Karakterleri, İsrail ve Filistin topraklarında yaşananları dünyaya bazen heyecanla bazen de çaresizlik ve üzüntüyle aktaran gazeteciler; Nadya, Steve, Frank, Saadet ve Saadet’in kızı Hazal. Nadya, Fransa’da yaşayan, üçüncü kuşak bir Filistinli. Annesinin bütün engellemelerine rağmen dedesinin ve babaannesinin ona öğrettiği mültecilik değerleri onda kimliksizlik ve ait olamama duygusu yaratmış. Bu duygunun hayatında yarattığı fırtınayı, ait olduğunu fark ettiği şehire, Kudüs’e yerleşerek dindiriyor. Dikkatli okuyucular Nadya’yı huzursuz eden bu kimliksizlik ve ait olamama duygusunun aslında dünyanın dört bir tarafına dağılan Filistinli mültecileri saran ortak duygu olduğunu fark edeceklerdir. Okuyucular, Frank’ın Danimarka pasaportu taşıyan mülteci doktor Muhammad’la “geri dönmek” üzerine yaptığı konuşmayı okurken şu soruyu sorabilirler: “İnsan hiç görmediği bir yere geri döner mi?” Sorunun cevabı ait olamama ve kimliksizlik duygusunun derinliğine işaret eder:

Evet, Filistinli ise döner!

Ne var ki yazar, mültecilere özgü geri dönmek ile yaşam arasındaki güçlü bağı ellerindeki anahtarları sallayarak yürüyen beyaz entarili yaşlı Filistinliler üzerinden anlatırken okuyucuyu, üstü kapalı olarak, mülteci sorununun yeni kuşaklar tarafından farklı algılanabileceğini düşünmeye çağırıyor.

Gerçek adı “David” olan Steve, romanın sonlarına doğru Kudüs’teki Yahudi mezarlığını kuşbakışı gören Mabed Tepesi’nden aşağıya atlayarak hayatına son veren, kafası bir hayli karışık… Yıllar önce Yahudi olmayan birisine aşık olduğu için ailesinin tepkisiyle karşılaşıp intihar eden ablasının acısını ve lüle saçlarını kestiği için dayak yediği aşırı dinci babasına duyduğu nefreti alkolle savurmaya çalışan bir Yahudi. Steve’in ancak hayatına son vererek kurtulacağına inandığı acıları, aslında “İsrail-Filistin meselesine nasıl yaklaşmamalı?” sorusunun cevabını bizlere veriyor. Akıl ve mantıktan yoksun, dünyaya kendi dini değerlerini merkeze alarak bakan ve başka insanları umursamayan bir yaklaşım sadece Steve’in değil, bütün Orta Doğu’nun felaketi olacaktır.

Danimarkalı Frank, Orta Doğu’nun ateşinden ve büyüsünden kendisini diğer gazetecilere kıyasla uzak tutmayı başarabilen, masabaşı çalışmaktansa çatışmaların kalbinde olmayı seven, soğukkanlı, eşi Karen’la evliliğini noktalamaya çalışan ve Türkiyeli Saadet’e aşık olan bir gazeteci... Saadet ise evlenmeden çocuk sahibi olan, özgürlüğüne düşkün, asabi olduğu kadar kırılgan, kızı Hazal’la birlikte aslında biraz da huzuru aramak için Kudüs’te çalışan, NTV’nin Orta Doğu muhabiri, Türkiyeli gazeteci... Kimilerinin hayatlarını ellerinden alan Kudüs, ona hayatının aşkını, Frank’ı veriyor. Saadet’in kızı Hazal ise romanda karmakarışık bir denklemi açabilecek, basit ama can alıcı soruları soran, farklı dinlerden ve etnik kimliklerden çocukların beraberce eğitim gördüğü Fransız okuluna giden bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın en güçlü yanlarından birisi, Orta Doğu’yla ilgili bilgilerin, herhangi bir kopukluğa yer verilmeden öykünün akışı içerisinde işlenmiş olması. Örneğin, koşer (helâl) yemekler, et ve süt ürünlerinin beraber tüketilmemesi, Kudüs’teki Yahudilerin Şabat’ı nasıl yaşadıkları, Yahudilerin Mısır’dan çıkışının hatırlandığı Seder, Hamursuz Bayramı, dindar Yahudilerin evlilikleri gibi Yahudi kültürüyle ilgili bilgiler öğreticilik kaygısına kapılmadan ve romanın gidişatından sapmadan okuyucuya anlatılıyor. Romandan taşmayan, karakterlerin üzerinde sırıtmayan, olaylara eğreti durmayan, kurgunun içine ustalıkla yedirilmiş bir genel kültür bilgisi edinebiliyoruz.

Bölgeye ilişkin bilgilerin öykünün ana gövdesine eklemlenmesinin en başarılı örneği Nadya’nın gördüğü rüyada İsrail’in kuruluşunun anlatılması... Birleşmiş Milletler’in 1947’de Filistin topraklarını paylaştırma kararından sonra olanlar Nadya’nın ağzından anlatılırken, o günlerin siyasi atmosferi doğru yansıtılıyor. Düzensiz Arap orduları ve birbirlerine kazık atma peşinde olan Arap devletleri, çok daha örgütlü ve askeri açıdan donanımlı İsrail karşısında yenilgiye uğrarken, yazarımız, İngiltere’ye de dokundurmayı ihmal etmiyor: “Burayı birbirine katıp sonra da ‘biz gidiyoruz’ diyerek çekilemezler” (Karabat, 2010: 52).

İsrail Devleti’nin kuruluşu sırasında gerçekleşen ve onlarca Filistinli’nin hayatını kaybettiği Deir Yassin Katliamı ve ona karşılık yapılan Etzion Block Katliamlarını okurken aklıma gelen ve yanıtlarını henüz veremediğim soruları paylaşmak isterim: İşgal edenin katliamları ile işgale uğrayanın buna cevaben gerçekleştirdiği saldırılar aynı kefeye konuluyorsa, bu eşleştirme bizatihi işgal edilene karşı en az işgal kadar bir haksızlık daha yaratmıyor mu? İsrail Devleti işgali bitirmeden Filistinli örgütler şiddeti durdursalar, Filistin halkı ne gibi haklar elde edebilir?

Hayata Gazze’den baktığımızda bu sorulara vereceğimiz yanıtlar farklı olabilir. Karabat’ın tasviriyle, “yarıaçık cezaevi, cehennem, erkek egemen, kalabalık, içkinin rüşvetle alındığı ve silahların kolayca elde edildiği” bir toprak parçası olan Gazze’de yaşayanlar için şiddet, bazen kurtuluş ya da kaçış olarak da okunabilir. Zaten, Şeyh Ahmed Yasin’le mülakat yapan gazeteci Nadya da ‘Gazzeli olsam ne olurdum?’ sorusunun yanıtını açık bir şekilde veriyor: “Hamaslı”

Kitabın intihar bombacıları ve terörle ilgili bölümleri bir başka soruyu tetikliyor: Şehirlerdeki sivillere yönelik saldırılarla Filistin topraklarının işgal edilmesi suretiyle inşa edilen Yahudi yerleşimlerine yapılan saldırılar aynı kefeye mi girer? Yazar, bu soruyu cevaplarken sadece dindar ve radikal Yahudilerin yerleşimci olmaya gönüllü oldukları ön kabulünden yola çıkmamızı engelleyecek ilginç bilgiler sunuyor. Dindar olmayan, barışsever, siyasi ya da ekonomik nedenlerle yerleşimlerde yaşamak zorunda kalan insanlardan bahsediyor (Karabat, 2010: 134). Böylesi bir durum iki toplumun kanlı bir şekilde iç içe geçtiğinin de göstergesi… Hakkında konuştuğumuz topraklar, bir soruya tek ve net bir yanıtın verilmesini zorlaştırıyor.

İsrail ordusunun Filistinlilere karşı acımasız tutumunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren bu roman, bizi çatışmalar ve işgaller sırasında ordunun taş atan gençlere karşı gaddarca tutumuna, kontrol noktalarındaki eziyetlere, askerlerin Filistinlileri sürekli azarlamalarına, hatta Arapların çantalarını silahlarının namlusuyla karıştırmalarına tanıklık yapmaya çağırıyor. Kontrol noktalarında bekletilirken doğum yapmak zorunda kalan Filistinli kadınlar bize, savaşın -siyasi ve askeri alanlara hapsolmak şöyle dursun- sıradan hayatların bile merkezine yerleştiğini anlatıyor.

İsrail ve Filistin toplumlarıyla ilgili yerleşik algılarımızı sarsacak öykülere yer veren Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri, akademik dünyada halen yanıt bulamamış “kimin Yahudi ve İsrailli olduğu”na dair kadim tartışmaya da göndermelerde bulunuyor. Rusya’dan göç eden Yahudilerin İsrail toplumuna kolayca kabul edilmedikleri ve bu kabulü kolaylaştırmak için ordudaki en sıkıcı işlere talip oldukları, işsiz kalanların ise kendi aralarında kurdukları internet sitelerinde Yahudi düşmanlığı yaptıkları İsrail kimliğinin çok parçalı yapısına ilişkin farklı anektodlardan sadece biri (Karabat, 2010: 58)… Yazara göre, İsrailliler, her ne kadar kendilerini “Avrupalı” saysalar da alışkanlıkları onların Orta Doğulu olduklarının kanıtı...

Karabat’ın kimlik meselesini “filtreleyerek” çektiği fotoğraflarda Filistinliler de kadraja giriyor. Nadya’yı ‘sınır’daki kontrol noktalarına götüren taksici Julani, Doğu Kudüs’te oturan ve İsrail pasaportu taşıyan, İsrail plakalı arabası yüzünden Filistin tarafına geçemeyen ama İsrailliler ile iyi ilişkiler kuran, belki de kurmak zorunda kalan bir Filistinli. Hem Yahudilerin hem de Arapların kullandığı bir isim olan ‘Julani’ kimlik karmaşası içinde ekmek parası peşindeki taksi şoförünün belki de yegâne silahı...

Kitabın başarıyla vurguladığı mesajlardan birisi de işgalin hem işgalciyi hem de işgale uğrayanı çürüttüğü gerçeği... İşgalci ve işgale uğrayanın tek ortak noktası olan bu çürümenin Filistin ve İsrail toplumlarında açlık ve sefaletle atbaşı giden yansımaları dikkate değer. Yahudiler adına Filistin topraklarında ev alan Filistinliler, gözleri kapalı halde bile kalaşnikofları söküp tekrar birleştirebilen 12-13 yaşlarındaki çocuklar, İsrail mallarının Arap pazarlarında satılmasını kolaylaştıran ekonomik işbirlikçiler madalyonun bir yüzünde yer alırken; en küçük eleştiri karşısında muhataplarını anti-Semitik olmakla suçlayan, İsrail’de geçirdiğim süre boyunca benim de hergün şahit olduğum M-16 tüfekleri taşıyan İsrailli çocuklar ve paranoyaklaştığına dair hiçbir şüpheye yer bırakmayan İsrail’in güvenlik anlayışı, madalyonun öteki yüzünde belirliyor. Bu çürümüşlüğün mantıksız sonuçları da kitaba eklenmiş. Örneğin, işbirlikçilerin linçten kurtulmak için intihar bombacısı olmayı kabul etmeleri (Karabat, 2010: 111) bizi intihar saldırıları üzerine bir kez daha düşünmeye çağırırken, İsrail Devleti’nin işbirlikçi devşirebilmek adına birçok Filistinli’yi suçsuz yere gözaltına alması da Filistin toplumunun karşı karşıya olduğu düşmanın hukuk tanımazlığını anlatmak için fazlasıyla yeterli kanıt sunuyor.

İntihar saldırılarının hayatın günlük akışını dalgalandırması romanın akışı içerisinde açıklanırken okuyucuyu şüphesiz en çok sarsacak olanı Saadet’in kızı Hazal’ın okula giderken kılpayı kurtulduğu saldırı... Hazal, annesi daha fazla üzülmesin diye, yere düşen saldırganın başının “yanarak yere düşen bir kuş” olduğunu söylüyor. Karabat, intihar saldırılarının yansımalarını aktarırken, ılımlı Filistinlilerin mücadelesini içten içe destekleyen İsraillilerin her intihar saldırısından sonra iki toplumun beraber yaşayabileceğine dair umutlarını kaybettikleri, hatta İsrail sağına meylettikleri mesajını vermeye çalışıyor. İki toplumun birlikte yaşamasına dair umutlar o kadar kırılgan ki, bu kırılganlık Yahudi, Arap ve başka etnik gruplardan çocukların beraber okudukları Fransız okulundaki bir sınıfın tahtasındaki yazıyla somutlaşıyor: “Yahudilere Ölüm!”

İşgalin ve ezilmenin dayanılmazlığını intifadalarla kusan Filistinlilerin isyan günlerinden de kareler içeren kitap, bizi Ramallah’taki Manara Meydanı’nda linç edildikten sonra ayaklarından asılan Filistinli ‘işbirlikçi’lere, sokağa çıkma yasaklarına, İsrail askerlerinin ev baskınlarına uğratıyor, insanları nefretle bileyip tıpkı hemşire Vefa gibi intihar bombacısı olmalarına yol açan sürece götürüyor. İsrail’in İntifada günlerindeki misillemelerine Filistinlilerin günlük rutinlerini bozmadan, mesela nargile içerek cevap vermeleri de zulüm karşısında takınılacak pasif direnişi göstermesi açısından öğretici...

İsrail Devleti’nin Filistinlilere yönelik öfkesi sadece İntifada’ya verilen tepkilerle sınırlı değil. Batı Şeria’daki Filistin kurumlarını ve güvenlik aygıtlarını çökertmeyi amaçlayan Koruyucu Kalkan Operasyonu, romanda ayrıntılandırılıyor. Karabat, bizi bir taraftan duvarları buldozerlerle yıkılmış ve kuşatılmış olan Arafat’ın karargâhı Mukata’ya ve İsrail askerlerinin yağmaladığı Ramallah’taki dükkânlara götürürken, diğer taraftan Cenin mülteci kampının ıssızlaşan sokaklarındaki yaralıları almasına izin verilmediği için, o yaralıları ölülerin altına saklayarak hastaneye taşıyan ambulansların sirenlerini duymaya çağırıyor.

Koruyucu Kalkan Operasyonu devam ederken Yaser Arafat’ı karargâhında ziyaret eden gazetecilerle Ebu Ammar arasındaki konuşmalar, Filistin liderinin kişiliği hakkında fikir veriyor. Kuşatma altındaki Mukata’da muhabirlerle yemek yiyen Arafat kameralar çalışırken gözlerinden alevler saçan bir kurt oluyor ama kamera ışıkları kapandıktan sonra cömert, yumuşak sesli, muhabirlere gülümseyerek kendi elleriyle elma soyan yaşlı bir dedeye dönüşüyor. Arafat’tan sonra kopan tufana dair ipuçlarını da bulabiliriz Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri’nde. El Fetih’in yeni kuşak liderlerinden Mervan Barguti’nin İsrail tarafından hapsedilmesine en çok eski kuşak Filistin liderlerinin sevinmesi, Filistin yönetimindeki sorunlara ve Hamas’ın yaklaşan ayak seslerine işaret ediyor. Filistin topraklarının fiili olarak ikiye ayrıldığı son seçimden önce yazılan bu kitap, çok isabetli bir biçimde, Hamas’ın Filistin halkının gündemine daha yakın olduğunu ve El Fetih’in halktan koptuğunu anlatıyor. Zaten kitabın ilk baskısından (Carpe Diem Yayınları, 2007) sonraki gelişmeler de yazarı doğruluyor. Gerçekle kurguyu bu denli başarılı biçimde ulayan bu çalışma hakkında ilginç bir ayrıntıyı aktaralım: Eserin 2007’deki ilk baskısının kapağında türü “roman ya da gerçek” olarak belirtilmiş… Fazla söze ne hacet..!

Filistinlilerin kendi içindeki çatışmaları, kitaptaki ifadesiyle, “ne idüğü belirsiz Ürdün”ün bölge siyasetindeki varlığı ve İsrail toplumunda Filistin mücadelesine destek olabilecek kesimler, Karabat’ın sorusunu güçlendiriyor: “Her şeyin sorumlusu İsrail’dir” dediğimizde, acaba sadece içimizi soğutup kendimizi mi tatmin ediyoruz? “Allah’ı bile dinlemeyen Şaron”un (Karabat, 2010: 241) ülkesinde orduya katıldıktan sonra Filistinlilere yapılan zulmü görüp de vicdani retçi olanlar, ilkesel bir kararla ellerine silah almak istemeyenler ve devletin suikast politikasında yer almak istemeyen savaş uçağı pilotları insan olabilmenin etnik ve dinsel kimliklere hapsedilemeyecek kadar yüce bir erdem olduğunu bize hatırlatıyor.

Kudüs’ün bütün insanlığa ait olduğu temasını işleyen Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri’nin belki de tek kusuru, romanın kurgusuna ve sürükleyiciliğine gölge düşüren yazım hataları. Aynı sayfada iki farklı şekilde yazılan ‘Netanyahu’ sözcüğü bunlardan sadece birisi. Genelde akademik analizlerin ve çatışma haberlerinin soğukluğuna ve ürkütücülüğüne hapsedilen Orta Doğu, Ayşe Karabat’ın kaleminde insan hikâyeleriyle ve vicdani duygularla dile geliyor. Orta Doğu’nun kalbinde, bir zamanlar tepsi gibi dümdüz olduğuna inanılan dünyanın tam ortasındaki Kudüs şehri yer alıyor (Karabat, 2010: 269). Orta Doğu denilince sadece barut kokusu alanları İran’daki safran, Mısır’daki kekik, İsrail’deki sarımsak, Lübnan’daki kavrulmuş fıstık ve Filistin’deki kimyon kokularına çağıran Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri hepimizi barış ülkesine davet eden bir Orta Doğu romanı…

*Bu yazı doğudan dergisinin 18. sayısında (Milli Eğitim İdeolojisi ve Türkiye) yayımlanmıştır.

January 9, 2011

uçurum

çeliğe su verir gibi
itekliyorum şiirlerimi
uçurum önlerine

elimde bir resmin
gözümde resmin
şiirlerimin arkasında resmin

iki yanı uçurum oluyor
şiirlerimin
onları
ağır bir sevdayla terbiye ediyorum
susmayı öğretiyorum
delirtiyorum
resminle
ağlatıyorum
tozlu anadolu kentlerinde
alacakaranlık bahçelere asıp
kurutuyorum

sınırsız, karşılıksız ve korkusuz
olacaklar,
gün doğumlarında
fotoğraflarıma kızıllık katacaklar.


Kıvanç

January 7, 2011

görüş günü



yazarken,
uzaklardan, denizlerden değil
en rüyasız yerinden
kavruk bir uykunun,
siyahlardan

kapına eski bir rüya bıraktım
deli zamanlarımdan.

sen o rüyayı al
bir güzel gör:
beni değil,
benim
seni
nasıl
gördüğümü
gör!

sonra
uyu uyu uyu...

Kıvanç
18 Ocak, İzmir

(Fotoğraf: 29 Agustos 2010, Hirshhorn Museum-Washington DC)

January 6, 2011

Demokrasi öldü! Nasıl bilirdiniz?



Arundhati Roy, Çekirgeleri Dinlemek- Demokrasi Üzerine Saha Notları, Agora Kitaplığı, 2010, 352 s.


Kıvanç Özcan



“Şu anda istisnasız hepimiz zehirli bir kupadan, içine dini faşizm katılmış kusurlu bir demokrasiyi içiyoruz. Saf arsenik.” (Arundhati Roy)

Bölgeler üzerine yazılan kitaplardaki genel eğilim bölgelerin (Orta Doğu’nun, Latin Amerika’nın ya da Avrupa’nın) sorunlarını dile getirmektir. Bu yüzden bölgelerin coğrafi sınırlarına hapsolan ve toplumsal sorunlarıyla sınırlanan kitaplar ‘Dünyamız nereye gidiyor?’ gibi derin soruları cevaplamaktan uzaktır. Hintli yazar Arundhati Roy’un Çekirgeleri Dinlemek – Demokrasi Üzerine Saha Notları isimli kitabındaki makaleler ve söyleşiler okuyucuya bölgesel fotoğraflar sunuyormuş gibi gözükse de Roy aslında yukarıdaki sorunun cevabını vermeye girişiyor. Bu kitabı okurken Roy’un milliyetsiz olmayı tercih eden, başarıdan rahatsız olan, yenilginin elde edilmesi gereken bir şey olduğunu düşünen ve hayatın çeperlerinde yaşayan ezilen kitleleri sert bir dille savunarak iktidar sahiplerini rahatsız eden bir yazar olduğunu hep aklımızda tutmalıyız. Aklımızda tutmamız gereken bir şey daha var. Bu kitabın adı aynı zamanda yazarın Ocak 2008’de İstanbul’da Hrant Dink’i anarken yaptığı konuşmanın da başlığı.

Çekirgeleri Dinlemek ağırlıklı olarak Hindistan toplumuna ve son dönem siyasi hayatına yönelik gözlemler ve analizler içerse de bize demokrasiyi ve küreselleşmeyi sorgulayabileceğimiz araçları sunuyor. Aynı zamanda milyonlarca yoksulun hayatını cehenneme çeviren demokrasi ve küreselleşme söylemlerine nerelerden ateş etmemiz gerektiğini de bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Yazarın demokrasiyle bu kadar uğraşmasının amacı bu kavramı yeniden inşa etme çabalarına katkıda bulunabilmek.

Bir noktayı hatırlatmakta yarar var. Roy’un problematize ettiği demokrasi bize öğretilen ideal bir demokrasi değil; büyük şirketlerin ve farklı çıkar gruplarının çıkarlarına hizmet eden, batı liberal demokrasisi adıyla medya araçlarından evlerimize fırlatılan bir roket görünümündeki sahte bir demokrasi. Roy, medya araçlarıyla manipüle edilen insanların oyları üzerinde yükselen bir sistemdeki seçimlerin bize demokrasi getirmediğini hatta bu durumun demokrasinin yapısal bir değişime ihtiyacı olduğu düşüncesini güçlendirdiğini belirtiyor. Yazarın ifadesiyle dünyamızda çok fazla temsile karşılık çok az demokrasi var (Roy, 2010: 2). Roy’un bu sahte demokrasiye yönelik eleştirilerinden en fazla nasibini alanlar hükümetler. Dikkatli okuyucular yazarın odak noktasına şu iki soruyu aldığını fark edeceklerdir: İnsanlara haklarını savunma kanallarını açık tutmaktan çok serbest piyasayı önceleyen bir demokrasi ve bunun ajanları olan hükümetler bireysel özgürlüklerimizi nasıl koruyabilirler? Bizler demokrasiye ne yaptık ve onu egemenlerin çıkarlarını koruyan bir canavara dönüştürdük?

Adaleti sağlamak gibi bir derdi hiç olmayan bu sahte demokrasi, yazarın ifadesiyle deli bir iblise benzemektedir ve biz artık bu iblise güvenemeyiz. Kitap bize Hindistan’da kapitalizmin yıkıcı etkilerinden çevreyi korumak isteyenlerin ilerleme karşıtı vatan hainleri olarak damgalanmalarını anlatırken ‘ilerleme’ ve ‘kalkınma’ gibi joker işlevi gören kelimelerin arkasındaki kara deliklere işaret ediyor. Örneğin, Hindistan’da hükümetler toprakları büyük şirketlere peşkeş çekmek için milyonlarca insanı yerlerinden ettiler. Bu yerinden etme işlemi sırasında sahte demokrasinin kolonlarından birisine yaslanıldı: Milliyetçilik. Hindutva da denilen Hindu milliyetçiliği bu peşkeş çekme işinde başta Müslümanlara olmak üzere ülkedeki azınlıklara uyguladığı şiddette devletin açık desteğini aldı. Sağcı Hindu milliyetçi partisi BJP Müslüman azınlığa yönelik şiddeti meşrulaştırmak için 11 Eylül saldırılarının yarattığı İslam fobisine eklemlenme fırsatını kaçırmadı (Roy, 2010: 15). Bir taşla iki kuş vurmak ve kelebek etkisi sanırım bundan daha iyi örneklenemezdi! Bu örneği akılda tutarak dünyanın diğer bölgelerine baktığımızda şu gerçeklikle karşılaşacağız: Faşizm ile serbest piyasa arasındaki bağlantı ‘ilerleme’, ‘birlik’, kalkınma’ ve ‘demokrasi’ gibi kavramlar üzerinden sağlanmaktadır.

Roy böylesi bir sahte demokrasinin üzerinde sörf yaparak halkı yönetmeye soyunan Hindistan hükümetlerini Tamil Kaplanlarına karşı yok etme politikası izleyen Sri Lanka ve Orta Doğu’nun işgalcisi İsrail Devleti’yle aynı hatta oturtuyor. Yerlerinden edildikten sonra ormanlara saklanan 3 bin civarındaki köylüyü ‘Maocu teröristlere karşı düzenlenen operasyon’ adıyla yok etmeye çalışan, büyük ittifakların rüşvetlerle seçim kazandığı ve çıkarılan yasalarla topraklarını kaybeden köylülere yılda sadece 120 dolarlık bir kazancı uygun gören NREGA yasasının (Roy, 2010: 23) sahibi Hindistan Roy’un kaleminde zalim ülkeler kategorisindeki yerini alıyor.

Çekirgeleri Dinlemek bize parmak hesabına ve kelle sayısına dayanan demokrasi anlayışlarının diktatörlere meşrulaştırma mekanizmaları sağladığını anlatıyor. Kitapta problematize edilen sahte demokrasilerde halktan oy almış olmak seçimlerden sonra yapılan bütün usulsüzlükleri demokrasi şemsiye altına sokuveriyor. Liderleri bir tarafa bırakacak olursak, partilerin zaman zaman ırkçı söylemlerle seçim kazanmalarının önümüze koyduğu sorular şunlar olsa gerek: Halk daima haklı mıdır? Halk desteği yapılan her şeyi meşru kılar mı?

Hindistan örneğinde, Keşmir bölgesi ve halkı Hindu milliyetçiliğinin hedef tahtasındayken ve Keşmirlilere bile ‘bizler kaypak, güvenilmez insanlarız’ dedirten bir medya kampanyası ve psikolojik savaş yürütülürken yapılan seçimlerle demokrasi arasında nasıl bir bağ olabilir? Bu olsa olsa Roy’un da belirttiği gibi hükümet, yargı, polis, basın ve seçimlerin başrollerde olduğu bir trajedidir.

“Dünyada devlet terörizmine benzer başka bir terörizm yoktur!”

Bu trajedinin önemli örneklerinden birisi Hindistan’ın Gucerat eyalatinde yaşandı. Devlet destekli pogromlarla bu eyaletteki Müslümanların yaşam sahalarını imha eden Hindu milliyetçileri, hükümet muhalifi olanları vahşi yöntemlerle öldürdükten sonra televizyonlarda bunu gururla anlattılar ve bu eyalette seçimlere girdiler. Devletin azınlıkları temizleme politikasında piyade eri olarak görev alan düşük kastlardaki Hindular yılların ezilmişliğini ve yoksulluğunu din faktörünü bir gurur meselesi yaparak ve öfkelerini azınlıklara yönelterek aşabilecekleri yanılgısına kapıldılar. Seçimlerden önce BJP önderliğindeki koalisyonu oluşturan 22 grup Gucerat’ta olan biten vahşete tepki göstermek şöyle dursun, kendi seçmen tabanlarını korumayı önceleyen hesapçı bir tavır aldılar. Hindu milliyetçisi serserilerin azınlıkları imha operasyonu iktidar tarafından ‘vatandaşın reaksiyonu’ denilerek geçiştirildi. Yazar bu durumu özetlerken yaklaşan tehlikenin boyutunu da bize anlatmaya çabalıyor: “Çağdaş Hindistan ile savaş öncesi Almanya arasındaki paralellikler ürkütücü boyutlara ulaşmıştır.” (Roy, 2010: 47) Bu arada merak eden okurlar için cevaplayalım: Azınlıklara yönelik sistemli bir katliamın yaşandığı bu eyalette seçimleri sağcı milliyetçi Hindu partisi BJP kazandı! Bu seçimlerin ardından Hindistan’ın önümüze serilen gerçekliği yoksulların yoksulları ezdiği ve iktidar yapılarına kimsenin dokunmadığı, ‘aşağıdaki’ toz duman sayesinde ‘yukarıdakilerin’ iktidarlarını devam ettirdikleri bir ülke olsa gerek. Böylesine bir trajedide gökyüzüne yükselen çığlık bize neler söylemektedir? “Biz buyuz. Hindistan’da biz böyleyiz. Tanrı geceyi atlatmamıza yardımcı olsun.” (Roy, 2010: 65)

Arundhati Roy’un sert eleştirilerini, sivri ve alaycı dilini etkili kılabilmek için başvurduğu benzetmeler ve analojiler Hindistan hakkında çok fazla bilgisi olmayan okuyuculara kolaylık sağlayacaktır. Yazarın düzen partilerini gezici senfoni orkestrasına, kendi aralarındaki sahte çekişmeleri izleyicilere öfke, aksiyon ve entrika sunan bir gösteriye benzetmesi bunlardan bir kaçı.

Düzenin generalleri ya da düşmanlarımız: Neo-liberalizm ve Cemaatçi Faşizm

Yazarın kitapta savunduğu ana tezlerden birisi Hindistan’ın bütün dünyada bilinen demokratik ülke imajının bir maskeden öteye gitmediği. Öyle ki, Roy Hindistan’ın en tehlikeli koğuşları Keşmir’de yer alan bir akıl hastanesi olduğunu ileri sürüyor. Bu akıl hastanesini yöneten zihniyet neo-liberalizmden beslenirken ve dükkanlar tüketim mallarıyla dolup taşarken yüzlerce Hindistanlı çiftçi borçları yüzünden intihar ediyor. Bu hastanedeki televizyonlarda ise tercihini sefalet içindekilerden yana değil de ışıldayan Hindistan’dan yana kullanan Bollywood filmleri ve dizileri oynamaya devam ediyor. Yukarıdaki örnekler ışığında kitabın Hindistan’la sınırlı kalmaması gereken bir savını hatırlatalım: Demokrasi olduğuna inanmamızı bekledikleri bu düzende insanların bildikleri ve gördükleri ile onlara anlatılanlar arasındaki uçurum o kadar fazla ki böyle bir düzen ancak maskelerle ayakta durabilir.

Bu maskelerin arkasındaki gerçeklerden birisi büyük şirketlerin çıkarlarıdır. Bir ülkede büyük şirketlerin CEO’ları o ülkenin başbakanından daha kuvvetliyse ve bu şirketler geçimlerini doğal kaynaklarla sağlayan insanların elinden nehirleri ve ormanları alıp onları topraksızlaştırıyorlarsa böyle bir ülkede demokrasinin rolü nedir?

Böylesine umutsuz bir tablo karşısında yazar Hindistan solundan umudu kesmiş olsa da tabandan gelen direniş hareketlerinin tünelin ucundaki ışık olabileceğini de belirtiyor. Roy, Hindistan’daki eşitsizliğin, ırkçılığın ve yoksulluğun derinliğinin ülkeyi mecburi bir değişime doğru götürdüğünü söylerken halkını uyarmayı da ihmal etmiyor: Değişimi gölge parlemento gibi oluşumlarla başaramazsak kanlı bir dönüm noktasıyla karşılaşabiliriz.

Kitabın olumlu noktalarından birisi de Hindistan’la ilgili ağır sayılabilecek makalelerin aralarında yazarla yapılan söyleşilere yer vermesi. Söyleşiler okuyucunun biraz soluklanarak öteki bölümlere daha dinç devam etmesini sağlıyor. Roy, Ömer Madra ile yaptığı söyleşide insanlığın artık paranoid şizofrene dönüştüğünü ve aynaya baktığında devletlerin kontrolündeki medyanın ve çeşitli bilgi bankalarının manipüle ettiği sahte bir görüntüyle karşı karşıya olduğunu ifade ediyor. İktidar böylesine bir manipülasyon mekanizmasını kontrol ediyorsa bu iktidarın radikal dinci ya da köktenci laik olmasının ne önemi olabilir? Cevaplanması gereken soru şudur: Neleri yasaklıyorsunuz?

Roy’un Osman Akınhay’la yaptığı röportajda söyledikleri ise beni şaşırttı. Yazarın örgütlenmenin gerekli olduğunu belirttikten sonra bunun üzerine kafa yormaktan kaçınmasının altında sol partilerin başını çekeceği bir örgüt modelinin otorite ve hiyerarşiye dayalı olacağı düşüncesinin önyargılı olduğu görüşündeyim. Yazar örgütlenme fikrine bu kadar uzak durmayıp belki de yeni bir sol parti modeline işaret etse kitabın güçlü argümanlarını taşıyabilecek bir yapıyı da bizlere sunmuş olurdu. Bu söyleşide küreselleşme ile ilgili söyledikleri kayda değer. Yazar, asıl küreselleşme savucularının nükleer ve kimyasal silahların bütün dünyada yasaklanmasını isteyenler ve uluslararası barış ve adalet çağrısında bulunanlar olduklarını belirtiyor.

11 Eylül trenindeki birinci mevki yolcuları

Hindistan parlementosuna 13 Aralık 2001’de yapılan saldırı hükümete kendi politikalarını yürütmek için kullanacağı bahaneleri fazlasıyla sundu. Hükümet, Bush’un 11 Eylül sonrası siyasetine eklemlenerek Keşmir halkına ve Müslümanlara yönelik yürütülen politikaları meşrulaştıracak yeni bir kılıf bulmanın sevinciyle Pakistan sınırına yüzbinlerce asker yığdı ve kendi vatandaşlarından bazılarını Pakistan ajanı suçlamasıyla katletti. Halbuki, saldırıyı yaptığı iddia edilen S.A.R. Geelani 18 ay hücrede tutuldu ama parlemento saldırısını yaptığına dair hakkında hiçbir kanıt bulunamadı. Bundan daha kötü olan ise saldırıyı gerçekleştirenlerden birisi olduğu iddia edilen Efzal’ın başına geldi. Yargı, Efzal aleyhine doğrudan kanıt bulunmadığı halde toplumun kollektif vicdanını tatmin etmek için Efzal’ı öldürme kararı verdi (Roy, 2010: 168). Evet kararı aynen bu şekilde gerekçelendirmişlerdi! Toplumun kollektif vicdanını tatmin etmek için... Bu noktada hedefe göndereceğimiz sorular şunlar olmalıdır: Kolektif vicdan nedir? Çoğunluk düşüncesiyle aynı şey midir? Bu vicdan bize sunulan bilgilerle şekillendirilmiyor mu?

11 Eylül’le ilgili olarak Roy’un hedefinde sadece Hindistan hükümeti yok. Yazar, saldırılardan sonra Hindistan’ı ve Pakistan’ı ziyaret eden Bush’un Hindistan ve Pakistan halklarını tebaası olarak görmesini Amerika’nın bölgeye yaklaşımının somut bir örneği olarak aktarıyor. Roy’a göre Bush Gandhi’nin Rajghat’taki anıtını ziyaret ettiğinde milyonlarca Hindistanlı anıta bir kupa kan dökülmüş hissine kapıldılar.

Yazar, Bush’un Hindistan ziyaretinde (seferinde mi demeliyim acaba?) Amerikan politikalarını protesto eden binlerce insana Animal II isimli bir oyun kaleme alarak katkıda bulunuyor. Amerika’nın Hindistan’a nasıl baktığını da anlatan bu oyunda Bush’un hayali bir konuşması konu ediliyor. Bu metnin en çarpıcı bölümlerinden birisi de demokrasiyle ilgili olan bölümü. Bu kurgusal metinde Bush Hindistan halkına şöyle sesleniyor: “Amerika Birleşik Devletleri’nde biz dolapta bomba saklamayız. Sadece iskeletler olur. En sevdiğimiz iskeletlere de köpek isimleri veririz. Adları Barış, Demokrasi ve Serbest Piyasa olur. Ama gerçek isimleri Cruise Füzesi, Karadan Atılan Top ve Lazer Güdümlü Bomba’dır.” (Roy, 2010: 180)

Çekirgeleri Dinlemek sadece Hindistan’daki karanlıklara ışık tutmuyor. Bu kitaptan Türkiyelilerin de çıkaracağı önemli dersler var. Roy, hükümetlerle istihbarat örgütlerinin eskiden beri yaptıkları savaş çığırtkanlıklarının, insan hakları ihlallerinin ve düzenledikleri komploların karşısında etkili bir şekilde durabilmek için kamuoyu tepkisine ihtiyacımız olduğundan bahsederken, medyanın kurbanların değil katillerin yanında yer almasına hatta katliamları ve cinayetleri bir dizi film gibi bizlere sunmasına karşı hazırlıklı olmamızı öğütlüyor. Okuyucular bu kitabı okurken Hrant Dink’in katilleriyle Hindistan’in Gucerat eyaletinde 2 bin Müslümanı katledenlerin aynı cephede yer aldıklarını hemen anlayacaklardır.

Neo-liberalizmle etnik milliyetçiliğin ya da faşizmin yükselmesi aynı yapbozun parçalarıdır. Amerika’ya düşmanmış gibi gözüken milliyetçiler ve ırkçılar aslında bu imparatorun en büyük müttefikleridir. İlerleme ve kalkınma gibi kavramların büyük şirketler lehine işlerlik kazanabilmesi için insanların yerlerinden edilmeleri gerekiyor. Bu işi de ırkçılar hallediyor. Devlet destekli katliamların fark edilmemesi ya da birazcık olsun meşrulaştırılabilmesi için liberaller, muhafazakarlar ve faşistler bizlere medya aracılığıyla gerçeğin büyüme oranlarından ve ilerleme projelerinden ibaret olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Roy bu maskeleme operasyonunu iki kelimeyle karşılıyor: Sahte evren!

Soykırıma nereden bakıyoruz?

Roy’un Hrant Dink’i anarken yaptığı konuşma da kitapta yer alıyor. Yazar bu konuşmasında milliyetçilikle kalkınmanın kesiştiği bir kavşakta yer alan soykırım konusuna değinirken bize asıl görevimizin beyaz berelilerle savaşmak olması gerektiğini hatırlatıyor. Soykırım meselesinde olayın kendisinden önce soykırımlara hangi pencerelerden baktığımızın önemli olduğunu ifade ediyor ve soruyor: Soykırıma devletlerin çıkarlarla dolu dış politika penceresinden mi yoksa yakınlarını kaybetmişlerin gözlerinden mi bakıyorsunuz? Unutmamamız gereken en önemli şey şudur: Egemenlerin veya iktidarların gözünde soykırımcılar ulusal kahraman olarak pekala anılabilirler.

Okuyucunun ilgisini bugüne kadar soykırım tartışmalarında görece daha az yer kaplayan bir konu çekebilir: Kurbanların daha sonra canavarlaşma ihtimali. Bugün Hindistan’da yerli halk Adivasi’lerin ormanlar, nehirler ve madenlerle dolu yaşam alanları çok uluslu şirketlerin ve orta ve üst sınıf zengin Hinduların hedefindedir. Bu süreçte Adivasi’ler hem yok edilirler hem de diğer ‘aşağı’ sınıflara mesela Müslümanlara yönelik saldırılarda piyon görevi üstlenirler. Yazar, Hindistan’daki katliamları tıkır tıkır işleyen bir sistemdeki yol kazalarına indirgemeye çalışanlara karşı eleştirilerini sıralarken bizlere de Hrant Dink cinayetinin münferit bir iş olduğunu söyleyenlerle mücadele etme yollarını gösteriyor.

Direnişin duvarlarındaki delikler

Arundahati Roy’un eleştiri oklarından nasibini alanlar aynı zamanda haklarını savunduğu insanlar. Yazar, haklarını savunduğu insanların iktidarı ele geçirdikleri zaman belki de ilk olarak onu temizleyeceklerini ifade ettikten sonra direniş cephesindeki yanlışlara dikkat çekiyor. Keşmirliler kendi cumhuriyetlerini kurabilirlerse azınlıklara nasıl davranacaklar? ‘Yeni’ Keşmir İsviçre’ye mi benzeyecek? Suudi Arabistan’a mı? Maocular ve Gandhicilerin başarısızlıkları da kitapta okuyucuya sunuluyor. Hindistan’daki iktidarın baskı aygıtlarını başarıyla keşfeden ve ona karşı koyan Maocular ve Gandhiciler bazı toplumsal meselelerde, (kadın, evlilik, cinsellik ya da aile değerleri) muhafazakarca davranabiliyorlar.

Roy, direnişin duvarlarındaki delikleri kapatabilecek reçetelerden birisinin ilk önce direnişin yöntemi üzerine uzlaşmak olduğunu belirtiyor ve pasif direnişin şiddete başvuran otoriteleri afallatığını Keşmir halkının Hindistan hükümetine tepkisi üzerinden anlatıyor. Çekirgeleri Dinlemek hükümetlere muhalifmiş gibi görünen STK’lara ve sanal ortamla sınırlanan direnişlere hayatın geri kalanında etkili olamadıkları gerekçesiyle karşı çıkıyor. İktidar tarafından kontrol altında tutulan bu direniş yöntemleri iktidarın ya da başka güç odaklarının demokratik olduklarına dair sahte bir düşünceyi besliyor.

Dünyamız nereye gidiyor? Bu nasıl bir demokrasi? gibi büyük soruları soran bizler Arundhati Roy’un Çekirgeleri Dinlemek isimli kitabını okuduktan sonra düşmanlarımızın karşısına şu iki soruyla çıkmalıyız: Askeri alet-edavatınız, şirket çıkarlarınız ve eski kaleleriniz iklim değişikliğine ve yoksulların öfkesine karşı siz nasıl koruyacaklar? Hayatta aslolan nedir?


*Bu yazi dogudan dergisinin Aralik 2010 sayisinda yayimlanmistir.