December 31, 2009

Vavien’e dair notlar: Ben öldüğümde ne hissettin?



Vavien ismini ilk duyduğumda Avatar, 2012 tarzı Amerikan filmlerinden biri geldi yine diye düşündüm. Vavien ne olabilidi ki başka! Ama evde can sıkıntısının girdabında boğulmaktansa sinemaya gitmeye karar verince vizyondaki filmlerin oyuncu kadrolarına bakarak bir film seçeyim dedim. Engin Günaydin’ın ve Binnur Kaya’nın isimleri evden çıkışımı hızlandırdı.

Elektrik ustası Cemal, karısı Sevilay ve haylaz oğulları Erbaa’da yaşayan küçük bir aile. Zamanın donukluğu, mutsuz hayatlar, bir fısıltının ilçeyi saran dedikoduya dönüşmesi ve mekanın size kaçacak, soluklanacak yer bırakmaması gibi taşra özneleriyle kuşatılmışlar.

Görünürde kararların baba tarafından alındığı, son sözu söyleyenin hep Cemal olduğu bu ataerkil ailenin fertleri aslında ataerkilliğin baskısından zaman zaman sıyrılacak yolları bulmakta mahirler. Sevilay Almanya’daki babasının gönderdiği paraları evin kilerinde gizlice saklamakta, haylaz oğlan ilk gençlik deneyimlerini komşunun kızıyla bodrum katında yaşamakta, Cemal ise karısının sakladığı paraları aşırarak kendi yarattığı efkarını Samsun pavyonlarında mutluluğa tahvil etmeye çalışmaktadır.

Aile üyeleri arasındaki iletişim katlanma ve tahammül etmek zorunda olma haliyle beslenen bir mutsuzluk paylaşımından ibaret. Cemal’in Sevilay’a, Sevilay’in Cemal’e, haylaz oğlanın babasına tahammül ettiği mutsuz bir aile. Fakat bundan da öte, bu mutsuzluk formuna kimsenin müdahale etmemesi, bunun bir yaşam formu olarak içselleştirilmesi taşranın insanı ezen donukluğu ile birleşince ağır bir hüzün, ve karamsarlık filmi sarıp sarmalayan bir role bürünüyor.

Takıntıların ayrı bir yeri var Vavien’de. Cemal’in oğluna sürekli ‘elini yıkadın mı?’ diye sorması normal koşullarda komiklik olarak algılanabilecekken filmde asılı duran taşra hüznüne ve donuk zamana katkı yapmaktan öteye gidemiyor. Yine Cemal’in, arabasına hızlı kapanan bir otomatik kapı yaptırma isteği de bu hüzünlü takıntılardan sadece birisi.

Bir piknik dönüşü Cemal arabasına yeni yaptırdığı otomatik kapıyı açarak karısı Sevilay’ın arabadan fırlamasına ve uçuruma düşmesine vesile olur. Bunu da Sevilay’ın evin kilerine sakladığı paraların üstüne konmak için yapar. Fakat Sevilay ölmez. Gıyabında yapılan cenaze töreninden bir kaç gün sonra çıkar gelir. Ve Cemal’e şu muhteşem soruyu sorar:

Ben öldüğümde ne hissettin?

Ben sadece yası tutulan ve töreni yapılan bu ölümü izlerken Erbaa’da birinin ölmesiyle İstanbul’da birinin ölmesinin aynı şeyler olamayacağını düşündüm. Çünkü ölüm zaten yavaş akmakta olan taşra zamanına yapılabilecek en muhteşem saldırıdır. Sarsar, yıkar ve acılar zamana yenik düşene kadar yıllar geçer, insan yaşlanır.

Vavien nüfusu az, mekanı dar kuytu kentlerdeki ve taşra ilçelerindeki yaşamlara dair ipuçlarını başarıyla sunuyor. En önemsiz bir haberin bile Erbaa’da ağızdan ağıza geçerek esaslı bir dedikoduya dönüşmesi ve insanın bir türlü sadece kendi arkadaş grubuyla sınırlı olamaması bu ipuçlarından sadece bazıları.

Taşrada zamanın yavaş akması metropollerin hızından daha ezicidir. İnsanların yüzlerinde bunun izlerine rastlarız. Kendime yaşlılar taşraya gençler metropollere mi ait acaba diye sorarken bu sorunun sadece insanların fiziksel görünüsüne indirgenemeyeceği düşüncesiyle beraber cevaplanması gerektiğine karar verdim.

Film her ne kadar mutlu sonla bitse de taşranın insanın benliğine nasıl nüfuz ettiğini, onu ezdiğini, küçük sorunlarla başbaşa bıraktığını bize anlatıyor. Ama bütün bu yukarıda yazdıklarıma yönelik bir özeleştiri yapsaydım şu soruyu cevaplamam gerekirdi: Acaba bunlar hayatı ışıklı şehirlerde, metropollerde ve ülkenin görece daha zengin batı bölgelerinde geçmiş bir orta sınıf mensubunun taşra aklına geldiğinde denize girmekten korkan küçük bir çocuğa dönüşmesi midir? Yani taşra benim içimdeki “otherland” midir? Düşünmeye değer….


Kıvanç
31.12.2009

December 30, 2009

dogudan 14. sayisi ile kitapcilarda...



Cografyamizdan konusmaya devam ediyoruz! dogudan'in 14. sayisi cikti. "Yerli Cozum Arayislari". yazarlar: Mehmet Bekaroglu, Yusuf Sandikemini, Necmettin Dogan, M. Hayri Kirbasoglu, Asli Gunes, Okay Bensoy, Erkan Simsek, Gulce Tarhan, Cenk Agcabay, Besim Altunoz, Secil Kavus, Kadir Dede, Fikret Baskaya, Kivanc Ozcan, Julide Kaya.

iyi okumalar...

December 27, 2009

Geçmişin İcadı: Genesis-Köken Romanlarına Açılan Eleştirel Pencere



Kıvanç ÖZCAN
dogudan, 14. sayi

Murat Belge’nin ulusal anlatıları konu aldığı ve Türklerin kökenine dair yazılan temel kitapları incelediği çalışması Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, sadece 20. yüzyılın başındaki ulusçu akımların yükselişleri anlamak açısından değil, günümüzdeki milliyetçi-ırkçı eğilimleri yorumlamak açısından da yararlı bir kaynak.

Yaşanan travmalar ve yeni bir kimlik ihtiyacı, büyük ulusal anlatıların ortaya çıkışını tetikler. Osmanlı'nın çöküşü de Türklerin kökenlerine yönelik düşüncelerin ortaya çıkmasına ortam hazırladı.

Türklere bir “köken” bulmak amacıyla yola koyulan yazarlar ve düşünürler, genel olarak Orta Asya’yı Türklerin ilk yurdu ve ortaya çıkış coğrafyası olarak tasvir ederler. Köken anlatılarındaki bu teritoryal boyutu, mitolojik anlatılar süsler. Belge’nin çalışması, Türk ırkçılarının mitolojik hayvan olarak kurdun üzerinde uzlaşmadan önce kartalı ve aslanı tercih ettiklerini anlatıyor (Belge, 2008: 9).

Milliyetçiliğin belirleyici yaklaşımlarından birisi olan ‘özcülük’ kavramının analizi de çalışmanın ana hatlarından birisini teşkil ediyor. Özcülük fikri, milliyetçilerin dünyasında geçmişte bir yerlerde duran ve zaferlerle dolu olduğuna inanılan bir ‘süper-zaman’ ile değişmez ve sadece mensup olunan millete has özelliklerin toplamı olarak yer alır. Özcüler, değişimleri ya kategorik biçimde kötü olarak algılar ya da değişimleri ‘öz’ün parametreleriyle yorumlama eğilimindedirler. Milletin başına gelen felaketler, belalar bu 'öz'den uzaklaşmanın sonucudur. Özcülük fikri, sadece Türklere özgü değil. Özlerini aramak için tarihin derinliklerine dalan İngiliz ve Alman düşünürleri de mevcut (Belge, 2008: 13-14).

Bu noktada şu soru anlamlı olabilir: Özcülük fikrinin ortaya çıkışından milliyetçilik akımlarının dünyaya yayılmasına kadar olan dönemde bu fikir nasıl değişti ve dönüştü?

İmparatorluklar yıkılıp ulus-devletler birbiri ardına tarih sahnesine çıkarken, sanat ve edebiyat, geçmişin altın çağlarına uygun gelecekler inşa etme çabalarında uluslara liderlik ettiler. Arı dil arayışları da keşfedilen ve icat edilen geçmişin 'şimdi'ye taşınmasında aracı oldu. Örneğin ‘Japonlar kendi tarihlerini araştırmaya başlayınca, bir de gördüler ki imparator, Güneş Tanrıçası’nın torunuymuş!’ (Belge, 2008: 17).

Özcü anlayışlar milleti inşa ederken ‘ötekini’ de karşıt olarak yaratmayı ihmal etmezler. ‘Öteki’, nefret edilesi imajlarla dolu bir düşman olarak, korku ve kaygı üretme kaynağıdır (Altun, 2005: 33).

Genesis-Köken romanları aynı zamanda bir talebin sonucudur. Güneş’e göre (2005: 17), ulusal inşa dönemlerinde 'milli olan', şahsi ve muhterem olanın önüne geçer ve bu dönem 'milli olan'ı talep eder. Belge’nin kitabında incelediği genesis romanlarının da böyle bir talebe cevap verme kaygısı olduğu ileri sürülebilir.

Atları geriye sürmek

Öz her ne kadar geçmişte bir 'altın çağ' aramaya eğilimliyse de, günün siyasi ve toplumsal koşullarından bağımsız değildi. Başka bir deyişle, geçmiş ve şimdiki zamanın bileşimiydi.

Özcülük düşüncesinden hareketle ‘biz’e dair ilk tespit edilen öz, İslami bir kimliğin de dahil olduğu Osmanlılık'tı. Osmanlılık, imparatorluğun yenilgileri sonucunda yerini Türkçülüğe bırakmaya başladı. Bu geçişte Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i, Selanikte çıkan Genç Kalemler ve İstanbul’da çıkan Türk Yurdu dergileri önemli pay sahibidir. (Belge, 2008: 17-18).

Türkiye Türklerinin Osmanlıcılık, Türkçülük ve daha sonra 1970’lerde siyasal İslam'ın serpilmesiyle kendisini hissettiren İslamcılık arasında salınan bir genesis anlayışı hâkim. Türk tarihinin başlangıcına yönelik düşüncelerde Orta Asya edebiyatı en geniş yeri tutsa da, Anadolu medeniyetlerini bu ‘başlangıç’a dahil etme çabaları da vardır.

Türkçü anlayışı yansıtan romanlar, 1930'ların sonuna kadar Attilâ ile akrabalık kurma, bu akrabalığı pekiştirme, mitolojik bir totem ya da hayvan icat etme çabalarını taşıyordu. Daha sonra 40’ların başında, Nazilerin zaferlerinin de etkisiyle, Nihal Atsız’ın Bozkurtlar'ın Ölümü, Deli Kurt romanları ırkçı düşüncelerin en uç örneklerini yansıtırlar (Belge, 2008: 21).

1960’lar…
Atları Osmanlı'ya doğru sürmek


Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy -farklı düşünceler ve üsluplar taşısalar da- 1960’lardaki genesis yazımının öncülerindendir. Osmanlı'nın kuruluşunu ‘başlangıç’ olarak alma eğilimindedirler. Bu yıllardaki genesis'çilerden sayılan Necati Sepetçioğlu ise başlangıcı Türklerin Anadolu'ya girmesine (Selçuklular) dek uzatır. Başlangıç-ortaya çıkış konusunda yazarların farklı tarihlendirmeleri, ideolojik tutumların çeşitliliğini yansıtır. Bu da bize genesis romanlarının yazıldığı dönemi biçimlendiren siyasi akımlara ilişkin fikir verebilir. Belge’nin çalışmasında detaylı olarak ele aldığı Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Erol Toy’da da özcülük anlayışı egemendir. Belge’ye bu romanların incelenmesiyle ilgili bir eleştiri yöneltilecek olursa şunu söyleyebiliriz; özcülerin betimlemeye çalıştıkları ahlak anlayışlarının dışına çıkan olaylar, örneğin I. Murad’ın hanedanına yönelik cinayetleri, özcüler tarafından nasıl açıklanıyor? Yazar bu konuda bilgi vermemiş.

“Güçlü” ve “ahlaklı” bir toplum-devlet olmak, özcülerin öne çıkardığı başlıca niteliklerdir. Devletlerin yayılmacı politikaları ise ‘âdil düzen’in otorite liderliğinde genişletilmesi olarak anlatılır ve meşrulaştırılır. 'Âdil düzen'i yaydığımıza dair söylem, üzerinde egemenlik kurmayı tasarladığımız halkların bizim tarafımızdan kurtarılmayı bekledikleri fikrine götürebiliyor. Bu düşüncenin düşman yelpazesinde ise genel olarak Bizans tekfurları, romanların yazıldığı Soğuk Savaş döneminde ise CIA ve KGB durur.

Genesis-ulusal anlatı romanları 'silkmek', 'titretmek' ve 'milleti kendine getirmek' için kendilerine bir elektro-şok görevi biçerler. Güçlülüğe, savaşkanlığa vurgu yapan ‘özcülük' varyantının temel özelliği; mütevazı güçlerle kocaman, yenilemez, kalabalık orduları alt etmektir. Bu, romanların yazıldığı yılların modern dünyasına bir çağrı/kendince efelenme ve kabarma da içerir: Artık büyük bir ülke değiliz ama gücümüz tarihimizden ileri gelir. Askeri-sınai kompleksi yönetmesek, diplomaside başa güreşemesek de iman gücümüz, zafere inancımız uykudaki bir devdir. Tarihi uyandırmayın, geçmişimiz zararınıza işler! Belge, bu durumu zafer ve yenilgilere karşı takınılacak tutumlarla da ilişkilendirir (Belge, 2008: 37).

Genel olarak, ulusal anlatılarda yaratılan karakterler, hangi yüzyıllarda yaşadıklarından bağımsız olarak akıl, bilgelik, kuvvet, cesaret gibi özelliklerin tümüne birden sahiptir. Fakat, karakterler ulusal anlatı romanlarında yazarların ideolojik tutumlarının bir sonucu olarak farklı roller üstlenebilirler. Genesis romanlarında ‘hainler’ de karakterler rafında yer edinir, birbirini pekiştiren zıtlıklar karakterler üzerinden anlam kazanır. Burada dikkate değer nokta ‘hain’ Türk ise diğer hainlerden olumlu anlamda bir üstünlük taşıdığıdır. Türk'ün hainliği mutlaka bir zaafa bağlanır. “ ‘Ajan’ ve ‘hain’, bütün özcü ideolojilerin cephaneliklerinde öteden beri yer alan kavramlardır.” (Belge, 2008: 26)

Karakterler rafındaki bir diğer sergi nesnesi de kadınlar... Ana, sevgili ve bacı olarak karşımıza çıkıyorlar. Cinsel bir özellik taşımasına müsaade edilmeyen, toplumdaki işlevi saptanmış ‘ana’ karakteri romanlarda belirgin. Cinsellikten zevk alma ve bunu isteme söz konusu olunca kadın sevgilileşiyor ve ‘biz’den biri olmasına izin verilmiyor, yabancı oluyor. “Müsluman-Türk bilinçaltında bir kadının saygıdeğer olabilmesi için menopozunu tamamlamış olması şart zaten.” (Belge, 2008, 46).

Devlet Ana, Osmancık ve Azap Ortakları

Kemal Tahir’in Devlet Ana'sı, Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ve Erol Toy’un Azap Ortakları büyük ulusal anlatıyı Osmanlı'nın kuruluşundan başlatırlar. Kuruluş anının fonksiyonu “biz kimiz?, nereden geliyoruz?, bizi biz yapan öz nedir?” sorularına cevap aramaktır (Belge, 2008: 53).

Kemal Tahir, Devlet Ana’da Asya Tipi Üretim Tarzı'nı (ATÜT) öne çıkarır. Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ise daha maneviyatçıdır. Azap Ortakları’nda ise Erol Toy Şeyh Bedreddin’i Anadolu’da eşitlik mücadelesini başlatan bir kahraman olarak vurgular.

Devlet Ana’da Batı’ya yönelik düşmanca ifadeler ve devletin sürekli olarak yüceltilmesi göze çarpar. Tahir, abartılar ve hayali olay, kahramanlarla süslü bir anlatım tarzını benimser.

Osmancık’ta Buğra, Osman Bey’i çok zeki, olağanüstü bir insan olarak betimler. Buğra’ya göre Osman Bey, kurulacak imparatorluğun düzenini geniş topraklara ve başka insanlara ulaştıracak bir “misyoner”di. Hem Osmancık’ta hem de Devlet Ana’da donanımlı askeri güce sahip ve düzen oturtan, bağışlayan, bahşeden, doyuran ve giydiren kerim devlet var... Bu kerim devlet, bünyesinde aza kanaat eden, dayanışmacı bir toplum “barındırıyor”. O toplum ki şükrediyor, otoritesine isyan etmiyor, olanı ahlak'la ve teyakkuz halindeki güçle korumaya gayret gösteriyor, devlet otoritesinde eriyerek hayat buluyor...

Kemal Tahir’de kötü karakterler eşcinsel olarak da resmedilebiliyor. Tahir’in tarih'i kurgularken, olumsuzladığı öğeleri homofobi'ye varacak derecede mahkûm etmesi dikkate değer. Özellikle kadın'ın dişilikten arındırıldığı bu genesis-köken anlatılarında, olumsuzlanan karakterlerin cinsellik üzerinden anlatılması birbirini tamamlayan yanlar olsa gerek... Araçsal bir cinsiyet yorumuyla karşılaştığımız bu romanlarda, güçlü-çevik insanların toplumsal işbölümündeki görevlerini tanımlama derdi, “yumaşama”yı büyük ülkü'yü sekteye uğratacak bir sapma olarak nitelendirebiliyor, kendi sapkınlık kodlarını ve ötekilerini üretebiliyor. Örneğin; Kemal Tahir’de Rum kadınlarının esas işi fahişeliktir. Türklerin ise güzellikleri dillere destandır ama cinselliklerine pek vurgu yapılmaz. Tahir’in romanlarındaki kötü karakterleri incelediğimizde yazarın yüzyıllar öncesindeki olayları yorumlarken, hoşlanmadıklarını yazdığı dönemin ahlak kurallarına göre mahkum etmesi dikkate değer.

Necati Sepetçioğlu...
Atları Selçuklu'ya doğru sürmek


Sepetçioğlu yukarıda değinilen genesis yazarlarından farklı olarak Türklerin Anadolu’ya girişini yani Malazgirt Savaşı’nı başlangıç sayar. Türkçü bir anlatım romanlarına hâkimdir. Sepetçioğlu’nda kahramanların dış ilişkilere ve istihbarata meraklı olmaları da dikkat çeker. Militarist bir zihniyet de kendisini göstermekten geri kalmaz. Sepetçioğlu ‘kan’a dayalı ırkçılık yapar ve yabancılara yönelik nefretini sergilemekten kaçınmaz. Militarizm, yabancı düşmanlığı, istihbarat kaygısı gibi özelliklerin günümüz ırkçılarında da yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Sepetçioğlu’nun bu duruma tarihsel katkısı olmadığını kim iddia edebilir ki?

Nihal Atsız...
Atları Orta Asya’ya doğru sürmek


Aslında Nihal Atsız romanlarını incelemeye başlamadan önce meselenin psiko-politik boyutuna da değinmek gerekli. Atsız, çökmekte olan imparatorluğun son çırpınışlarını izleyerek büyüyen asker bir babanın oğludur. Bu nahoş tanıklık Atsız’ın eserlerinde bu kadar saldırgan bir üslup benimsemesinde önemli bir etkendir (Altun, 2005: 34).

Genesis, Nihal Atsız’a göre, Osmanlı'dan çok önce Orta Asya’da başlar. O zamandan bu zamana kadar sabit kalan bir devlet imgesi dikkati çeker. Atsız’da devlet soyuttur. Hep oradadır, sadece yöneticiler, hanedanlar değişir ama devlet hep değişmez, veridir.

Nihal Atsız’ın Çinlilere yönelik çıplak nefretini, bazı genesis yazarlarının geçmiş tahayyüllerine paralel biçimde, Bozkurtların Ölümü'nde kurgusal düşmanlarla romanlaştırdığını görüyoruz. Atsız, romanlarını anlatım olarak çok basit kurgularla ve çapraşık nedensellikler içermeyecek şekilde yazmış. Bu da Bozkurtların Ölümü’nü istenmeden de olsa bir çocuk kitabı haline getirmiş (Belge, 2008: 236).

Dinlerle, özellikle de İslamiyet ile Türklük arasına hatırı sayılır bir mesafe koymak ve ırkı, yani Türklüğü öncelemek de Atsız romanlarının temel vurgularından birisidir. Fakat İslamiyet dışındaki dinsel kimlikler Atsız’da bir hakaret öğesi olarak karşımıza çıkar. Atsız’a göre “komünist vicdanını Yahudi Marks’a satmış olan, vatansız serseri demektir.” (Atsız'dan akt. Bozkurt, 2007: 8)

Atsız'ın romanlarında Çinliler baş düşman ve her türlü hakaret ve aşağılamadan nasiplerini alıyor. Başka milletler de bu hakaret silsilesinden kaçamıyorlar:

“Paramparça ederiz Cermenliğin haçını.
Yarın rezil ederler Romalı’nın piçini.
Söndürürüz kâfirin Meryem Ana mumunu.
Haritadan sileriz Tuna’ya at salınca
Ulah’ını, Sırb’ını, Bulgar’ını, Rum’unu.
Bir geçerse Moskof’un elimize yakası…
Süngümüzle bozulur İngiliz’in cakası.”

(Atsız’dan akt. Belge, 2008: 221)

Atsız romanlarındaki kadınlar Türk değillerse kategorik olarak ‘orospu’dur. Askerliğin, erkekliğin ve kaba kuvvetin yüceltildiği bu romanlarda saatler pek tabii ki savaşa, saldırganlığa ve düşmanlığa ayarlıdır. Atsız romanlarında yıkıcı olmakla medeni olmak arasında bir karşıtlık var. Atsız bekleneceği üzere tercihini askerlikten yana kullanıyor. Milliyetçilere hâkim “tehdit altında olma” hissi, Atsız için pek önemli değildir. Ona göre esas olan, sürekli ve her durumda taarruzdur. Teyakkuzu taarruz emri için mesai harcar, savunmanın marjı düşüktür...

Süper kahraman Attilâ...
Atları Avrupa’ya doğru sürmek


Belge'ye göre (2008: 239), Attilâ’yı yazılarında en fazla kullananların başında Peyami Safa geliyor. Safa, Attilâ’yı ‘Allah’ın Kamçısı’ olarak tanımlar ve bütün yüce değerlerin üstünü onunla taçlar. Aşağılanma sırası Rumlar ve Çinlilerden sonra “Hun olmayanlar”a gelmiştir. Bu noktada şunu ileri sürebiliriz: Genesis romanlarındaki ana hatlardan birisi köken icadı sürecine eşlik eden düşmanları yaratmaksa, diğeri de Türklerin tehdit algılarını desteklemektir.

Attilâ romanlarında Attilâ’nın çıktığı seferler anakronik bir şekilde ve abartılarak anlatılır. Belge, bu romanlarda yer alan mantık hatalarını, biraz da alaycı bir üslupla, anlatıyor.

Yıkıcılık ve medeniyet arasındaki tercihten yukarıda Nihal Atsız bağlamında bahsetmiştik. Attilâ romanlarında yazarlar bu tercihi medeniyetten yana da kullanırlar.

“Medeniyet!” deme duymaz o sağır;
Taş üstünde taş kalmasın durma kır;
Kafalarla düz yol olsun her bayır,
Attilâ’nın oğlusun sen, unutma!”

(Z. Gökalp’ten aktaran Belge, 2008: 260)

Bu noktada Belge’ye şu soru yöneltilebilir: Yıkıcılık ve medeniyet arasındaki gerilim nasıl ve neden değişiyor?

Attilâ, erken cumhuriyet döneminin de en çok kullanılan karakterlerinden birisiydi. Irkçı-milliyetçi romanlarda Türklük zaman zaman ‘ötekileri’ yola getirecek bir sopa olarak belirir:

“Kurulan cumhuriyet bir tek ışık, bir ocak
Olup salınca Türk'ün namını sağa sola
Eğilmeyen başlar elbet gelecek yola.”

(Behzat’tan aktaran Belge, 2008: 274)

Genesis romanları, söz konusu Cengiz Han olunca, Moğol izlerini silmeye çalışır. Ne de olsa Moğollar sarı ırktandır. Oysa biz fıtraten beyaz ırktanız...

İslami Genesis...
Atları Tekvin’e doğru sürmek


İslami genesis romanları Türkiye siyasetindeki İslamcılığın yükselişine paralel olarak edebiyat dünyasındaki yerlerini aldılar. Bu romanlar milat olarak peygamberin hayatta olduğu, İslamiyet'in hızla yayıldığı zamanları asr-ı saadet olarak ele alırlar ve oradan başlayarak bir okuma yaparlar. Belge, çalışmasında Minyeli Abdullah ve Turgut Alp’i İslami genesis romanları olarak inceler. Bu romanlar ve genel olarak İslami genesis romanları, ümmetçiliğe de göz kırpar. Ibadetler ve dini ritüeller İslami genesis romanlarında bolca yer alır. Kötüler ‘haram’ sayılan şeyleri bol bol tüketirler, icra ederler.

Belge’nin de dikkatimize sunduğu bu romanlardaki cehalet gerçekten üst düzeyde. Katolik kilisesinin uygulamasının Ortodokslara yaptırılması, yabancı isim kullanımlarındaki ‘yaratıcılık’ vb. Örneğin, “bir ‘Moris’ var, kızının adı da ‘Side’! Bir başka Rum’un adı ‘Batista’. Sonradan Nilüfer Hatun olacak Holofira’nın ablasının adı da ‘Hanofer’ (Belge, 2008: 306).

Mavi Anadolu Akımı ve ‘Biz’-‘Öteki’ denizinde gemilerle gezinmek

Halikarnas Balıkçısı ve Melih Cevdet Anday, Mavi Anadolu akımının önde gelen temsilcileridir. Bu romanlarda İyonyalılar ile bağımız olduğu, kökenimizin onlara dayandığı yaklaşımı yerleşiktir. Bu, kan ve ırk temelli biyolojik bir bağ değil, kültürel bir akrabalıktır.

Halikarnas Balıkçısı'nın genesis başlığına dahil edeceğimiz romanlarında cinselliğin ele alınış biçimi dikkate değer... Örneğin Turgut Reis romanında cinsellik sadece gebe bırakmayla sonuçlanan bir fetih hareketi ve Türk ‘delikanlıları’nın kendilerini kanıtladıkları bir iktidar şovuna dönüşmüştür.

Mavi Anadolu akımının içinde sayılabilecek Melih Cevdet belki de Belge’nin kitabında değindiği yazarlar arasında eleştiri oklarından en az nasibini alan yazardır. Belge, çalışmasında Melih Cevdet’in dünya bilgisini ve şiire yaptığı katkıları övüyor.

Murat Belge’nin eseri her gün soluduğumuz milliyetçi havayı oluşturan fikir dünyasına eleştirel bir pencereden bakıyor. Öz ve köken diye debelenmenin anlamsızlığına vurgu yaparken 70 milyonluk bir ülkenin nesnel gerçeklikten uzak anlatılarla tımarhaneye dönmesine karşı hepimizi uyarıyor.

Kaynakça
Altun, Murat, “Extracting Nation Out From History: The Racism of Nihal Atsız”, Journal of Historical Studies, 3(2005), 33-44.
Belge, Murat, 2008, Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, İstanbul: İletişim Yayınları.
Bozkurt, Mustafa, 2007, Nihal Atsız, Yayınlanmamış Makale.
Güneş, Aslı, 2005. Kemalist Modernleşmenin Adab-ı Muaşeret Romanları Popüler Aşk Anlatıları, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

*Bu yazi dogudan dergisinin 14. sayisinda yayimlanmistir.
*Bu yazının ortaya çıkmasında yardımlarını esirgemeyen Okay Bensoy’a ve Mustafa Bozkurt’a teşekkürler.

December 18, 2009

lund'a veda...

Disarida yagan kari seyrediyorum. Calisma lambamin isigi artik masanin ustundeki kitaplarimi ve makalelerimi toplamama yardim ediyor. Lund beyazlar icinde. Guzel kuzey insanlarini goruyorum penceremden. Sakin ve huzurlular. Yaklasik 2,5 aylik Isvec maceramin sonuna dogru ilerliyorum usulca. Arastirmami tamamladim. Makalemi yazdim. Yayimlanmadan once bloguma koymayi dogru bulmuyorum ama Isvec'teyken desteklerini esirgemeyenlere tesekkur etmek istedim.

Acknowledgements

I would like to thank the Center For Middle Eastern Studies at Lund University for supporting me to conduct this research. Ingmar Karlsson, ex-Consul General of Sweden in İstanbul and my advisor in the CMES at Lund encouraged me, for which I am most grateful. I am extremely grateful to Lars-Erik Olofsson, my friend and project coordinator in the CMES helped me to
sharpen my ideas and provided technical support. I would like to express my thanks to Leif Stenberg, director of the CMES, who made the CMES at Lund an academic harbor for me.
My sincerest thanks go to my friend Pelin Ayan who answered my curious questions no matter where she was, and made constructive comments about the research. I am thankful to my genius friend, Doğa Aytuna who helped me to find appropriate visual material about the research. I am thankful to Kemal Burkay, a prominent Kurdish intellectual, for accepting my request to conduct interview. I am thankful to Nesrin Uçarlar, Charlotta Zetterval and Isabelle Cote for their support at the initial stage of the research. I would also like to thank my friends in the CMES at Lund and in Lund University. Thanks to their smiling faces, Anders Ackfeldt, Charlotta Liljedahl, Vanja Mosbach, Andrea Karlsson, Disa Kammars Larsson, Sena Sarıkoç, Simla Yavaş and Gökhan Kaya provided an efficient study environment for me in Lund.

Last but not least, I am extremely grateful to my family in Sweden. My uncle Nusret Eren and my cousins Deniz, Mehmet and Tanyel, not only supported me, but also made me feel at home. And, I am grateful to my family in Turkey who once again showed their support for my academic studies.

Kıvanç Özcan
Lund, December 2009


hoscakal Isvec. seni cok sevdim...

December 3, 2009

kuzey kapıları

içinden nehirler geçen bir kadındı
alacakaranlık bir kuzey sabahında
o çiğli tepenin kıyısında
kentin son ışıklarına
cam mavisi şarkılar söyledi
ve ayak uçlarına basarak
kentin kapısını kapattı

raylar geceyi böldü
yağmur hep üstümüzdeydi

kaleminden yangınlar çıkan bir kadındı
kızıl bir kuzey yazında
o göçmen mahallesinde,
35 numarada ya da Rinkeby'de
eski bir otobüste ya da bir graffitinin altında
kanlı sürgün öyküleri anlattı
ve değdi dudaklarına
acının, özlemin ve öfkenin tuzlu suyu

raylar geceyi böldü
ve açıldı ardına kadar
kuzey şehirlerinin kapıları...


Kıvanç

(3 Aralik 2009 , Malmö-Stockholm treni)

December 2, 2009

en route to Stockholm



Sabahin erken bir saatinde Stockholm'e dogru yola cikiyorum. Sairlerin, surgunlerin ve yazarlarin sehrinde bu sifatlarin hepsini gururla tasiyan bir devrimciyle bulusmama saatler kaldi. Sorularim hazir, kalemim sabirsiz. Uzaklara dogru her acilisimdan once yaptigim gibi o sehrin ustune yazilmis siirlere de baktim. Begendiklerimden bir tanesi Mavi Zenciler. Donuste Lund'da gorusmek uzere...

k.
Fotograf: Lund Centralen, (Kivanc)

Mavi Zenciler

Seni öpüyorum sevgili dünyamız
ışıklarla yıldızlarla dolu bir alan'da
Kalbim... Dünyanın ortasında bir menekşe.


Dudaklarımda ıslak bir tango
yaşam mı beni avlıyor, ben mi yaşamı
portakal renkli Gökyüzünün altında


Turuncu saatlerle kuşatılmış
bir İskandinav kentinin kahvehanelerinde
hiçbir şeyi yönetmiyorsun. Kalbini bile


Bu kuzey kentlerinde hüzün
bir likör tadında
ve ne zaman öpsem bir Fin güzelini boğazından
katiyen hoyrat bir kırmızı dudaklarında


Ey sürgünler. Esrik düşlerin oğulları kızları
mavi akşamların mavi zencileri
bu gemiler nereye götürüyor yüreklerinizi sizin?
Kim kutsayacak sizi karların altında?


Duman duman üstüne oturmuş
ve bir güvercin yuvası olmuş kalbim
Güvercinler mi uçuruyorum? Acılar mı?
Kim çarmıhta şarkı söyleyen? Ben miyim?


Kucak dolusu öpücük sunuyorum sana
sevgili dünyamız
ılık bir şarap gibi yürürlükte bugün de yaşamımız
Ve biraz Akdeniz her yağmur sonrası Stockholm.

(Ozkan Mert, Stockholm’de Mavi Saatler’den)