1998 sonbaharıydı... Paramız eşyalarımızı ancak kapinin önüne kadar getirtmeye yetiyor; kapının önüne yığılan ve ancak küçük bir evi yaşanabilir, içinde oturulabilir hale getiren eşyalar içeriye taşınmak için ellerimize bakıyordu. Eşyaların taşınma merasimini, ayaklarımızı uzatıp televizyon izleyebileceğimiz, birbirimize sarılıp uyuyabileceğimiz, oturunca içine çöken yumuşak koltukları salona yerleştirerek tamamladık. Yorulmanı istemediğimden, her ne kadar taşımak için, en azından bir ucundan tutmak için ısrar etsen de ağir parçaların hepsini ben yüklenmiştim.
Hayatın farklı duraklarda duran bir otobüs olduğunu farzedersem, ki bu yazıyı yazarken böyle bir kabullenişin gerekliliğinden şüphe duymamın benim için ölümcül sonuçlar doğurabileceğini biliyorum, 1998 sonbaharında taşındığımız o küçük ev benim hayatımdaki en iyi duraktı! Geleceği gördüğünü iddia eden bir kahinin şımarıklığı değil, bundan sonra asla o durağa geri dönemeyeceğimi söyleyen kalbimin çığlığı bu! Dediğim gibi, o ev benim hayatımdaki en iyi duraktı. Ve beni o durağa getiren otobüsü bir daha hiç görmedim.
Nedenini hala anlayamadığım ve bu yüzden beni hırçınlaştıran, ilk bakışta çekilmez birisi olduğumu düşündürecek tartışmalarımız, konuşmadan hatta hiç bir ses çıkarmadan tartışmaya başlamamız o sonbaharın son günlerine rastlar. Kasım ayının son haftasıydı sanırım. Yağmurlu bir geceydi. Yatakta sırtlarımızı birbirimize dönmüş, ayaklarımızın da birbirlerinden uzak olduklarından emin, uzanıyorduk. Senin o zaman hissettiğin duyguları aradan yedi yıl geçtikten sonra tahmin edemiyorum. Ben aramızdaki suskunluğun siyah bir buluta dönüşerek odamızın tavanına yükseldiğini ve bizi tehditkar bir bakışla süzdüğünü düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra, o günlerde okuduğum bir yazıda geçen “soğuk savaş ideolojisinin küflü söylemi ile siyaset yapmak” cümlesinin seninle beni ne kadar anlattığı üzerine kafa yormuştum. Küflenmiştik! Aramızdaki ipleri kesmek icin haftanın beş günü güc toplayıp, aynı evin içinde birbirimizi görmezden gelerek, hafta sonları içimizdeki canavarları birbirimize savuruyorduk. Cuma akşamından başlayıp pazar akşamına kadar devam eden ve yolunu şaşırmadan ilerleyen bir gezgin ya da bir ayin gibi bizi ilişkimizin sonuna götüren fırtınaların önünde kurumuş yapraklara benziyorduk.
Biliyorum; bütün bu fırtınaların kaynağını senin, uğrunda hayatımı hiç düşünmeden adayabileceğim bir kadından, dokunmaktan çekindiğim bir yabancıya dönüşmene yüklemek haksızlık olur. Ama yine de kabul etmekte zorlandığım davranışlarını sanki olması gereken onlarmış gibi sahiplenmen ve bunları açıklamaya çalışırken taktığın maskeler kurnazlığın hakkında ipuçları veriyor; yıllar geçtikçe bu ipuçları boynuma dolanıyor ve beni ipin ucunda sallanmaya aday bir adam haline getiriyordu. Geriye dönüp baktığımda tek suçumun taktığın maskelerin arkasında eskiden sevdiğim kadına ait bir şeyler bulma umudumu canlı tutmaya çalışmak olduğunu görüyorum. Ufuk çizgisindeki bir gemiyi, iskeleye bağlamaya çalıştığımı çok geç farkettim. Kendimi yedi yıl öncesinde unuttuğumu da! Bedenim benliğimi geçmişte unutmuştu!
İşte bu yüzden içine düştüğüm yalnızlığın vahşi tadını bile tam olarak hissedemiyordum. Hayatımdaki her şey birbirine eşitlenmiş ve anlamını yitirmişti. Kaybettiğim ve bir daha hiç geri gelmeyecek yıllarıma yaktığım ağıtlar saçlarımda ve gözaltlarımda açığa çıkmıştı. Bedenim yedi yıl önce terkettiği benliğimi özlüyordu! Bense özlemek kelimesini babaannemin çocukluğumda bana anlattığı masallar kadar uzak buluyordum!
Bu satırları yazarken herhangi bir masalı dinlemeye hazırım oysa! Gerçeklerle savaşacak gücüm kalmadı. Yüzünü belki masallarda unuturum! Evet, itiraf ediyorum: Yüzünü unutmak için kaçıyorum. Gerçeklerin yüzümde açtığı yaraları ve örselenmiş ruhumun çaresizliğini peşimsıra sürükleyecek halim kalmadı! Babaannemin masal ülkesine kaçıyorum, saçlarımdan ve gözaltlarımdan özür dileyerek!
February 9, 2006
February 2, 2006
times square
(Times Square) Aslinda hiç bir sey oldugunuzu, gercegin sadece işikli yazilardan ve gokdelenlerden sarkan reklam panolarindan ibaret oldugunu dusunebilirsiniz bu meydanda. Hatta tam ortasindaki askere yazilma burosunu gorunce korkabilirsiniz bile. Times Square'i sevemedim bu yuzden. Kalabaliklara, yururken surekli omuz atma ya da yeme kulturune alıskin sayilirim ama bu kadar marka, bu kadar karmasa, bu kadar kapitalizm fazla!
January 11, 2006
let me see...
"Let me see your beauty when the witnesses are gone." My darling in Cowboyland! Keep my love in ThIrD pLaCe and feel it! And don't forget to listen cOLoUr MuSic as we did with the dream of kissin'! My darling; don't forget to look towards Atlantic Ocean. Don't worry, I will be waving to you! I know, and (i will know of course), it was "a pain-free love" like a pre-accepted conditions of a signed contract. My darling, i've burried your face in my future! Let me see your beauty once again before my spirit got lost among the clouds. And tomorrow will be the day of the fatal goodbye of our love! Goodbye America and goodbye my darling in Cowboyland!
donus
Icimde bir kipirti... Ankara'ya sadece saatler kaldi. Aileme, arkadaslarima, yokuslarini bile ozledigim Tunali'ya, her aksam kosuya ciktigim Emek'e, canim sikilinca turladigim Bahceli'ye saatler kaldi. Uzun suredir hic boyle heyecanlandigimi animsamiyorum; Ne bir kavusma, ne bir an, ne de bir insan icin. Onun icin kestiremiyorum ucak Ankara'ya teker koyunca icimden gececekleri. Kendi kendime surprizler hazirliyorum sanki.
Simdiden birikti yapilacak projeler. e-maillerle canimi disime takip o kadar dersin arasinda elimden geleni yapmaya calissam da yine de yeterince katki koyamadigim icin kendime kizdigim islerden baslayacagim ilk once. Biliyorum Ankara da ozledi beni! Yeni konular sakli simdi aylar once yurudugum sokaklarda. Onun icin hemen kavusmamiz lazim, daha dogrusu hemen yazmam lazim!
Simdiden birikti yapilacak projeler. e-maillerle canimi disime takip o kadar dersin arasinda elimden geleni yapmaya calissam da yine de yeterince katki koyamadigim icin kendime kizdigim islerden baslayacagim ilk once. Biliyorum Ankara da ozledi beni! Yeni konular sakli simdi aylar once yurudugum sokaklarda. Onun icin hemen kavusmamiz lazim, daha dogrusu hemen yazmam lazim!
January 10, 2006
Hudson River

Mark Twain'in kitaplarindaki buharli silepler ve onlarin gectigi Hudson River... New York ile New Jersey arasindaki bu nehire paralel yollardan West Point'e, Bear State Mountain'e gitmek, nehir kenarindaki bir Italyan lokantasinda pastalarimizi yiyip kahvelerimizi yudumlamak cok dinlendiriciydi. Yarim saatlik bir surusle bambaska bir ulkeye gittik sanki. Oysa nehrin biraz asagisinda Manhattan'in gokdelenleri yukseliyordu. West Point'teki askeri akademinin muzesi cok guzeldi. Nagasaki'ye atilan atom bombasinin orjinal piminden, Japon kamikaze pilotlarinin uniformalarina, birinci dunya savasindan kalan silahlardan, Amerika ic savasindaki basliklara kadar herseyi gormek mumkundu bu muzede. Aksam kiraladigimiz arabayi teslim ettikten sonra Broadway'de yuruyus yapmak da iyi bir finaldi :)
January 8, 2006
Chagall'in pesinde...

Yaser Arafat'in biyografisini okurken Simon Peres'in onu ressam Marc Chagall'a benzetmesi cok ilgimi cekmisti. New York'taki Modern Art Museum'da Chagall'in tablolarini inceleme firsati buldum. Tablolarda yasadigi donemin izlerini, icinde yetistigi Yahudi mahallerinin ipuclarini, Rus kulturunu bulmak mumkun. Resimde bu yuzden birden fazla onemli nokta var. Anlatilmak istenilenin ne kadar evrenselse onun anlatilis bicimi o kadar yerel. Muzeden cikip metro duragina giderken uzun zamandir cevabini aradigim bir soruyu yanitlamanin rahatligi ve Peres'in ne demek istedigini anlamis olmanin huzuru ile gokdelenlerin arasindan gorunen bulutlara bakip gulumsedim...
Ankara, New York, Seattle, Bombay ne farkeder; "ayni sevdadir dile dolanir/ yuregimiz bir olunca yol mu dayanir" Amerika Irak'tan defol!

Bugun Times Square'de dolanirken Amerikan Ordusu'na asker yazma burosunun onunde Irak savasini protesto eden ve Amerikan hukumetini masum insanlari oldurmekten vazgecmeye cagiran bir gosteri vardi. Gostericilerle sohbet ederken Turkiye'den geldigimi soyleyince muhabbet koyulasti. New York City, Bush hukumetine karsi tepkilerin yogun olarak hissedildigi bir sehir. Metroda konustugum insanlarda da bunu gorebiliyorum. Yilbasi kutlamalarinda da bunun etkisi vardi. Amerikalilar'in hepten cildirmadigini anlamak, dunyanin her tarafinda savasa karsi insanlarin oldugunu gormek gercekten umut verici. Times Square gibi reklam panolarinin, bilboardlarin, neon lambalarinin kusattigi bir meydanda bile hala insanlik var! Ne guzel :o)
Subscribe to:
Posts (Atom)
Kış dönümü...
Yılların ardından… bir merhaba – uzaklarda kalan kendime de! İçtenlikle... Yazarım belki bundan böyle. Kapattığım kapılar açılır, küfleri ...
-
Emory College'i iyi bir dereceyle bitirdikten sonra toplumla arasindaki iliskiyi cuzdanindaki paralarla birlikte yakan ve Alaska'ya ...
-
(10-20 Mart 2010) 10 Mart I. Tez hocam haklıymış. Washington DC-Frankfurt uçuşun her zamanki gibi normal olacaktır ama Frankfurt-Tel Aviv u...
-
Masa, kitaplik, yatak hazir :) Dersler de basladi :) Rahatim, keyfim yerinde... Washington DC'den sevgiler...