September 23, 2009

Modernizmin Prizması ve Kırılanlar



Modernizmin Erittikleri – Sünniler, Şiiler ve Aleviler başlıklı kitap modernizmle İslam arasındaki etkileşimin fotoğrafını çekmeyi amaçlayan bir çalışma. Fakat belirtmek gerekir ki kitap sadece bu tanımsal fotoğrafla sınırlı değil. Aynı zamanda modernizme yönelik tutarlı eleştirileri de içeriyor.

Modernizmin ‘akıl’la olan sorunlu ilişkisinden hareketle kendisiyle yüzleştiğini ve bu yüzleşme sürecinin de katkısıyla anti-modernist anlayışların filizlenmeye başladığı kitabın ilk argümanlarından.

‘Akıl’la olan ilişki bağlamında yazar İslam dünyasını da merceğine alıyor. İslam dünyasının ideolojik duruş ve söylemsel bütünlük iddiasıyla öne çıkmasına rağmen tıpkı modernizm gibi ‘akıl’la olan ilişkisinin net olmadığını belirtiyor. Abbasi döneminden sonra İslam dünyasının rasyonel akımlarla ilişkisi duraklama dönemine girdi. 18. yy.’dan itibaren modern devlet ve modern birey gibi yeni kutsallar toplumsal kurguların içine girmeye başladı.

Bu gelişmenin ve değişimin farkında olan Afgani ve Muhammed Abduh gibi düşünürler modernist değerlerle çatışmayacak bir İslami geleneği şekillendirmeye çalıştılar. Bu noktada adı geçen düşünürleri modernizmle İslam arasında bir orta yol bulmaya iten şeyin İslami kutsalları modernizmin aşındırıcı etkilerinden korumak olup olmadığı önemli bir soru olabilir. Fakat bu sorunun cevabı ne olursa olsun modernizmle İslam arasındaki ilişkinin başladığı bir gerçektir.

Bu ilişkinin başladığı yıllarda Osmanlı’nın İslam coğrafyası üzerindeki etkisi azalmaya başladı. Ulusçuluk akımı yayıldı. Bu durum İslami arayışları da etkiledi. İslam marksizm ve liberalizmle de ilişkiye girdi. Bu ilişkiye örnek olarak Avrupa’ya okumaya giden gençlerin hem Avrupa’daki oryantalist bakış açılarını hem de kendi ülkelerindeki ulemanın gücünü kırmada oynadıkları rol verilebilir.

Üçüncü dünyadaki kurtuluş hareketlerinde başat bir rol oynayan İslam hızla politikleşti. Hem bu politikleşme hem de mezhepsel ve coğrafi farklılıklar İslam’ın farklı renkleri olduğunu ortaya koydu. Bu farklı renkler Batının İslama bakışının pozitivizmden kaynaklanan bütüncül bir algı şeklinde ve hatalı olduğunun da bir ilanıydı.

Modernizmle karşılaşma Müslüman topluluklar için sadece dezavantaj değil, kendi kutsallarını modern devlet anlayışı bağlamında yeniden inşa etme fırsatı sunduğu için avatajdı da. Bu duruma yol açan en önemli kırılma Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı fethetmesiydi. Bu fetih hem İslam ülkelerinin geri kalmışlığına yönelik bir sorgulama başlattı hem de yeni kutsalların veyahut sentezlerin üretilmesine giden yolu açtı. Modernizmin İslam üzerindeki dönüştürücü etkisi ilk olarak İslam’ın ‘bir’lik anlayışında görülmüştür.

El Kaide’nin 11 Eylül saldırıları İslami örgütlerin sınırlarını yeniden çizmiş ve İslami hareketlerin bazılarının post-modern bir evreye doğru evrilmelerini sağlamıştır. Bu noktada yazar modern Batı ile İslam’ın ilişkisine dikkat çekiyor. Modern Batı komünizmle savaşmak için İslam’ı yardıma çağırdı. Komünizmle işi bittikten sonra İslami yapıları ‘artık’ olarak görmeye başladı. Bu açıdan bakıldığında El Kaide saldırılarını modernizmin bu tavrına yönelik bir tepki olarak okunmak da ihtimaller dahilindedir.

Oryantalizm ve oksidentalizm İslam’ı homojen bir inanç-kültür olarak görme yanılgısına düşer. Bu modernizmin incelediği özneleri kategorileştirmesinin bir sonucudur.

Siyasi İslam terimi oryantalist ve oksidentalist okumalara kapı aralamakta fakat bir taraftan da bizi farklı inşa süreçlerini anlamaya götürmektedir. Tek bir İslamdan ziyade farklı İslamların varlığı İslamın politik olabilirliğine yönelik tartışmaları destekler. Fakat yazara göre siyasal İslam yoktur çünkü siyasallıktan kaçabilecek dinsel bir tutum yoktur. Başka bir deyişle İslam başlıbaşına siyasal bir tutumdur. Buradan hareketle İslamla özgürlük arasındaki ilişki açıklanmaya muhtaçtır. İrat’a göre İslamla özgürlük arasındaki ilişki yönetilenler ve sistem tarafından belirlenir.

Türkiye’de devlet dini kontrol etmek adına ona devletin kapılarını açmıştır. Halifeliğin kaldırılması yeni kurulan devlet içindeki toplulukların aralarındaki bağı sağlayan dinamiğin değiştiğini sembolize eder. Türk-İslam sentezi İslamı devlet eksenli milliyetçiliğin baş aktörü haline getirir. Kuran’da yer alan ayetler şeriatın çoğulluğundan bahsederken TDK’nın tanımındaki tekçi şeriat yorumu ve anlayışı devletin bir paradoks içinde olduğunu gösterir.

Devletin yeniden inşa etmeye soyunduğu Sünniliğin dışında kalan İslami anlayışlar devletin ulaşamadığı yerlerde yeşerdi. Ayrıca inşa edilmeye çalışılan Sünniliğe karşıt akımlar da filizlenmeye başladı. Yazara göre Milli Nizam Partisi ile başlayan siyasi İslami akımların hatası Türkiye’de devlet eksenli İslami anlayışın eleştirilmesi üzerinden bir demokratikleşme hareketi başlatmamalarıdır. Fakat bu hareketlerin demokratikleşme gibi bir dertlerinin olup olmadığı incelenmeye muhtaçtır. 1980 sonrasında İslam, Kürt sorununa yönelik bir çözüm olarak görülüp deyim yerindeyse göreve çağrıldı.

Mevleviliğin araçsallaştırılarak Aleviliği halk İslamı anlayışı içine dahil ederek eritme çabası kitaptaki dikkate değer tespitlerden biri. İslamcılar Aleviliği netleştirerek kendi sınırlarındaki muğlaklıkları yok etmek istiyorlar. Bu nedenle Aleviliği İslam’ın içine dahil etmek onlar için daha mantıksal bir yaklaşım gibi durmaktadır. Bu noktada kitabı okurken şöyle bir soruyu içimden geçirdim: İslamcılar neden kendilerini tanımlamak için Aleviliği dışlayarak bir öteki yaratmaya girişmediler?

Yazara göre İslam ve onun heterodoks yorumları da zaman üzerinden tanımlar yaratmakta ve bu tanımlar aracılığıyla inançsal farklılaşmalar meşrulanmaktadır. Buradan hareketle farklı siyasal İslamlar olduğu sonucuna varabiliriz.

Modernizm Aleviliği eritmeye onu yeniden kurgulayarak girişir. Bu aslında modernizmin tanımlamakta zorlandığı bütün yapı ve kavramlara yönelik genel tutumunun bir örneğidir. Bu kurgulama sürecinde Alevilerin kendilerini tanımlama süreçleri de dünya ve Türkiye siyasetine bağlı olarak yürür.

Bu süreçte Alevilik hızla cemaatleşmeye başlar. Bu onun kutsallarındaki kaymayı da beraberinde getirir. Kitapta Cem Vakfı Aleviliği cemaatleştirdiği ve dışlayıcı bir yaklaşımla İslam halkası içinde tanımladığı için eleştiriliyor. Ayrıca yazar, bugün Aleviliğin teolojik ve felsefi olarak yok olmaya yüz tuttuğunu belirtiyor.

Ulus-devleti eleştirerek tek tipleştirmeye karşı çıkan İslamcıların kendileri için talep ettikleri özgürlüğü Alevilerden esirgemeleri kitabın önemli eleştirilerinden. Bu bağlamda kitabın sonunda yazarın İslamcı akımlara seslenişi de anlamlı: Özgürleşme taleplerini savunurken özgürleştirme kaygılarını unutmayın!

Milliyetçilikle Aleviliğin ilişkisi bağlamında yazar hâkim milliyetçiliğin Aleviliği kritik zamanlarda Türklük ve Müslümanlık halkasının içine çağırdığını ama sonra tekrar bu halkanın dışına çıkardığını ileri sürüyor.

Kitabın sonunda yer alan Alevilikle Sünni İslam arasındaki ilişkiye dair son söz aslında kitabın meseleye genel bakışını da yansıtıyor:

Yapılması gereken şey Sünni İslamın dışında ve ötesinde inanç nüveleri içeren Aleviliğin kendi özgün doğasında rahatsız edilmeden bırakılması zorunluluğudur.


Kivanc Ozcan

Ali Murat İrat, Modernizmin Erittikleri – Sünniler, Şiiler ve Aleviler, Kırmızı Yayınları, 2009, 216 sayfa.

Not: Bu yazı doğudan dergisinin 11. sayısında yayımlanmıştır.

September 13, 2009

Bana iyi bak general!



12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.



Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Ece Temelkuran

13 Eylul 2009, Milliyet

August 24, 2009

Ebu Ammar’ın Öyküsü



Amnon Kapeliouk’un Yenilmez Arafat başlıklı kitabı Filistin halkının lideri ve Orta Doğu siyaset sahnesinin en önemli aktörlerinden Yaser Arafat’ı anlatan bir biyografi çalışması. Kitap, bir biyografi çalışması olmasının yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasını ve gelişimini ve Filistin halkının bağımsız bir Filistin Devleti’ni amaçlayan mücadelesini ayrıntılarıyla anlatması bakımından Filistin siyasi tarihi hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için de değerli bir kaynak.

Kitap Nelson Mandela’nın önsözüyle başlıyor. Arafat’ın mücadelesinin dünya halkları için önemine değinen Mandela onun işgal altında yaşayan halklar için bir sembol olduğunun altını çiziyor: “Başkan Arafat adalet ve özgürlük uğruna mücadele eden bütün dünya halkları için sonsuza dek bir kahramanlık simgesi olarak kalacaktır…”.

Arafat’ın yaşam öyküsüne geçmeden önce onun kişisel özelliklerini anlatan bölümden aşırı temkinli olmasının ve cesaretinin onu birçok suikastten kurtardığını öğreniyoruz. Bazılarının dokuz canlı adam olarak da isimlendirdiği Arafat, bazı dönemler iki gece üst üste aynı yerde uyumaz ve özel uçaklarının pilotlarına gidecekleri istikameti uçak kalkmadan hemen önce bildirir. Kişisel harcamalara düşkün olmaması ve giyim tarzı mütevazı ve sade bir yaşam sürdürdüğünü gösterir. Sık sık Kuran’dan örnekler vermesi ve namaz kılması dindar olduğunun kanıtıdır. Bağımsız Filistin Devleti için yürüttüğü mücadelesinde Filistinli farklı grupları bir arada tutmaya önem vermesi ve Arap devletleriyle ilişkilerini iyi tutmak istemesi onun pragmatik bir lider olduğunu gösterir. Filistinli şair Mahmud Derviş’e göre Arafat siyasal uzun ömürlülüğünü net bir ideolojisinin olmamasına ve belirgin siyasal taahhütlerin yokluğuna borçludur.

Yaser Arafat 1929 yılında Kahire’de doğar. Babası tüccardır. Annesi ise Filistin toprakları üzerinde etkili olan El-Hüseynî kabilesinden gelmektedir. Aile orta-alt sınıfa mensup bir ailedir. Arafat 1933 yılında annesini kaybeder. Aynı yıl kardeşiyle birlikte Kudüs’teki dayısının yanına giderler. Bu Arafat’ın Filistin topraklarıyla ilk tanışmasıdır. Daha sonra Kahire’ye döner. Çocukluğu Kahire’de Yahudilerin de yaşadığı bir mahallede geçer. Filistin kimliğini çocukluğundan itibaren benimsediğini gösteren örnekler vardır. Çocukluk arkadaşlarından bir tanesi Arafat’ın Filistin kökenli olduğunu söyleme fırsatını hiç kaçırmadığını söyler.

Orta Doğu coğrafyasında bir dönüm noktası olan 1948 yılı yaklaşırken Araplarla Yahudiler arasındaki mücadele kızışır. O yıllarda Arafat Yahudilere karşı silah pazarlığı yapar. 1948 yılında İsrail Devleti kurulur ve yüzbinlerce Filistinli topraklarından sürülürler ve mülteci konumuna düşerler. Arafat bu sırada Kahire’de öğrencidir. Filistinlilerin Nakba adını vereceği bu büyük felaket Arafat için de bir dönüm noktasıdır. Arap ordularının düzensizliği onda Filistinlilerin kendi güçlerine güvenmeleri gerektiği fikrinin oluşmasına yol açar. 1952–1956 yılları arasında Kahire’de üniversitede öğrenci derneği başkanıdır. Arafat’ın gelecekte Filistin yönetimde izleyeceği birleştirici siyasetin izlerine öğrencilik yıllarında da rastlamak mümkündür. Örneğin öğrenci derneği başkanıyken yaptığı pragmatik bir listeyle öğrenciler arasında birleşmeyi sağlar. Bu dönemde Mısırlı gerillalarla İngiliz kuvvetleri arasındaki çatışmalara katılır ve Mısırlı subaylardan askeri eğitim alır. 1955 yılında Varşova’da düzenlenen Dünya Gençlik ve Üniversite Öğrencileri festivaline Filistin delegasyonunun başı olarak katılır ve oradaki tek amacı Filistin delegasyonu için diğer Arap ülkelerinden bağımsız bir statü elde etmektir. Arafat’ın bu tutumu ileride izleyeceği siyaset için bize ipucu verebilir. 1959 yılında Filistinli Öğrenciler Genel Birliği’ni kurar. 1956 yılında ise Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi sırasında Arafat Mısır adına savaşır. Kitapta ayrıntılarıyla anlatılan bu siyasi ve askeri mücadeleler Arafat’ın Arap ve Filistin kimliğini içselleştirmesini sağlayacaktır.

Arafat ve arkadaşları 1959’da Kuveyt’te El-Fetih örgütünü kurarlar. Örgütü kurarken Franzt Fanon’un yazdıklarından ve Cezayir savaşından etkilenirler. Fakat Filistin mücadelesinin doğası Cezayir’dekinden farklıdır. Aynı yıl örgütün yayın organı olarak Bizim Filistin-Hayata Davet isimli dergiyi çıkarmaya başlarlar. Dergi Filistin mücadelesini silahlı olarak yapmaya çağırır: “Toprağınızı kurtarmak için silahlara sahip olmadıkça onurunuza da sahip olamayacaksınız”. Dergide milliyetçi bir söylem ve silahlı mücadeleye övgüler hâkimdir. El-Fetih ilk yurt dışı bürosunu 1962’de Cezayir’de açar. Bu Arafat’ın uluslararası bağlantılara verdiği önemi göstermesi açısından kayda değerdir. Bunu takip eden yıllarda Arafat’ın diplomatik ağı genişleyecektir.

1964 yılında Kahire’de Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin Kurtuluş Ordusu kurulur. Arafat ve arkadaşları ilk önce Filistin Ulusal Konseyi toplantılarına katılıma temkinli yaklaşsalar da daha sonra toplantılara katılırlar. 10 Ocak 1965 yılında İsrail’e karşı başlayan silahlı mücadele mülteci kamplarında sevinç yaratır ve Arafat’ın popülerliği artmaya başlar. Arafat silahlı mücadele sırasında bölgesel destek arayışlarını sürdürür ve Mısır ve Suriye ile sürekli dirsek temasında olur. Arafat’ın İsrail’e saldırırken bir amacı da Arapları savaşa çekmeye çalışmaktır. Beklenen savaş 1967 yılında patlak verir. Arap devletleri İsrail karşısında bozguna uğrarlar. Bu bozgun Arafat’ı Arap devletlerine güvenmekten daha başka bir stratejiye sevk eder: Filistinlilerin isyanı. Filistinlilerin isyanı yoluyla zafere ulaşılabileceği düşüncesi Arafat’ın silahlı mücadeleye destek veren tutumunun da bir dışa vurumudur. Arafat savaşçılarını şöyle tanımlar: “UNRWA’dan bir torba un, bir avuç dolusu fasulye ve battaniye dilenen mültecilerin oğulları, savaşçıların saflarını oluşturdular ve Arap dünyasının önünde Filistin’in yeni tarihini yazanlar da onlardır”.

22 Kasım 1967’de BM’nin 242 sayılı kararı yayınlanır. Arafat ve arkadaşları daha sonraki yıllarda destek verecekleri bu karara karşı çıkarlar. Arafat ve arkadaşları o yıllarda FKÖ’nün savaşçı kanadını oluştururlar ve bu durum Filistin Ulusal Konseyi metinlerine de yansır. FKÖ silahlı mücadelenin yanı sıra Filistinli kimliğini de oluşturmaya çalışır. 1968 yılında yayınlanan Filistin Ulusal Bildirgesinde “Filistin, Filistinli Arap halkının vatanıdır” ifadesi geçer. 1969–1971 yılları arasında kurulacak Filistin devletinin niteliği üzerine tartışmalar yaşanır ve devletin demokratik bir devlet olacağı karara bağlanır. Arafat en büyük siyasi başarılarından birine 4 Şubat 1969 yılında ulaşır ve siyasi ve askeri bir mekanizma olan FKÖ’nün başkanı olur. Bu yıllarda örgüt için paradan çok silah önemlidir. Bu yüzden Rusya’da silah yardımı alırlar. İsrail’e yönelik saldırıları Suriye, Ürdün ve Lübnan topraklarından yaparlar. Arap ülkelerinde giderek güçlenen FKÖ, mültecilerin de etkisi ile Ürdün’de devlet içinde devlet konumuna gelir ve Ürdün otoritelerini rahatsız eder. Bunun sonucunda Ürdün kuvvetleri Filistinliler tarafından Kara Eylül olarak isimlendirilecek bir saldırı düzenler ve 1971 yılında FKÖ Ürdün’den atılır. Ürdün’le FKÖ arasındaki mücadele Filistinlilerin uluslararası alandaki temsiliyeti konusunda da devam eder.

İsrail’le yapılan Ekim 1973 savaşı Arafat için bir dönüm noktası olur. Söylemlerini yumuşatmaya başlar ve yavaş yavaş diplomasiye kayar. Diplomatik alandaki ilk başarısı FKÖ’nün Filistin halkının tek temsilcisi olmasıyla gerçekleşir. Rusya, Çin, Fransa ve Almanya ile görüşmeler yapar. 1974 yılında BM’nin New York’taki genel kurulunda bir konuşma yapar ve tarihe geçecek şu sözleri söyler: “Bir elimde zeytin dalı diğerinde ise devrimci silahıyla geldim. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin”. Bu genel kuruldan sonra BM Filistinlilerin egemenlik haklarını tanır ve FKÖ’ye daimi gözlemci statüsü verilir. FKÖ’nün diplomatik alandaki başarıları artarken Lübnan’da karışıklıklar başlar. Arafat Lübnan’da solcular ve Müslümanlar tarafından desteklenir. Arafat aynı zamanda 1970’lerden itibaren İsrailli barış yanlılarıyla gizli görüşmelere başlar. Diplomatik alandaki bu çabalar devam ederken Enver Sedat’ın İsrail ziyareti Arafat üzerinde hayalkırıklığı yaratır. Bu yıllarda Mısır’ı kaybettiğini düşünen Arafat kendisini destekleyen Humeyni’nin iktidara gelmesiyle rahat bir nefes alır. 1982’de Ariel Şaron Lübnan’ı işgal eder ve Arafat Beyrut’ta kuşatılır. Bunun sonucunda Beyrut’u terk etmek zorunda kalır ve savaşçılarıyla birlikte Tunus’a gider. Suriye’nin örgüt içinde artan baskısı ve FKÖ kuvvetlerinin Lübnan’da Suriye destekli Emel’le çatışması Arafat’ı tekrar Mısır’a yanaşmak zorunda bırakır.

9 Aralık 1987’de başlayan intifada işgal altındaki topraklarda Arafat’ın elini güçlendirir. Arafat İsrail’in ilk başlarda hafife aldığı intifadayı Ebu Cihad’la birlikte yönetir ve intifadanın uzun süreli olacağını söyler. İntifada devam ederken Ürdün Batı Şeria’dan vazgeçtiğini açıklar. Bu intifadanın ilk zaferidir. Aynı zamanda, intifada İsraille müzakerelere giden yolu açar ve FKÖ, BM’nin 242 sayılı kararını kabule hazırlanır. 15 Kasım 1988 yılında okunan Bağımsızlık Bildirgesinde FKÖ iki devlet prensibini tanır.

1990 yılında evlenen Arafat aynı yıl patlak veren Körfez savaşında Saddam’ın tarafını tutar ve Saddam’ın yenilgisinden siyasi olarak etkilenir. Daha sonraki yıl Ebu Cihad’dan sonra en yakın arkadaşı olan Ebu İyad da bir suikasta kurban gider.

1990’lı yıllar Arafat’ın uluslararası alanda Filistin halkının lideri olarak en fazla tanındığı yıllardır. Bu tanınma İsraille görüşmelerin kapısını aralar ve 1993 Eylül’ünde Oslo Anlaşması imzalanır. Oslo Anlaşmasının imzalanmasından sonra Gazze ve Eriha’yı ziyaret eden Arafat krallar gibi karşılanır. Fakat bağımsız bir Filistin devletini tanımayan, Kudüs ve mültciler gibi önemli konuları sonraya erteleyen Oslo Anlaşmasına eleştiriler gelmekte gecikmez. Bu eleştirilerin en serti Hamas’ın İsrail’e yaptığı intihar saldırılarıdır. İntihar saldırıları ve İsrail’in bu saldırılara verdiği sert tepkiler altında Gazze ve Eriha’yı yapılandırmaya girişen Arafat 1994 yılında Rabin ve Peres’le birlikte Nobel Barış Ödülünü alır.

Oslo Anlaşmalarına İsrail cephesinde verilen tepkilerin bir sonucu olarak 1994 yılında Rabin öldürülür. Bu kayıp Arafat’ı hem çok üzer hem de siyasi olarak zayıflatır. Arafat’ın Rabin’den sonra iktidara gelen Netanyahu ve Barak’la yaptığı görüşmeler genellikle sonuçsuz kalır. Örneğin Barak’la yaptığı Camp David görüşmelerinde Kudüs, mülteciler ve yerleşimler konusunda anlaşma sağlanamaz.

Barak’tan sonra başa geçen Ariel Şaron Arafat’ı sürekli aşağılayarak terörist olarak göstermeye çalışır. Hatta onu Ramallah’taki karargâhı Mukata’da kuşatır. Kitapta detaylarıyla anlatılan bu baskılar Filistin halkı içinde Arafat’ın saygınlığını artırır. Fakat, Arafat’ın artan saygınlığı Filistin otoritesine yönelen reform taleplerini engelleyemez. Son yıllarında Arafat’ın Hamas ve İslami Cihad gibi radikal islami örgütler üzerindeki kontrolü zayıflasa da Arafat barış sürecine verdiği desteği hiç azaltmaz ve barışa olan inancını hiç kaybetmez.

Yenilmez Arafat Yaser Arafat’ın hayatını odağa alarak yapılmış bir İsrail-Filistin sorunu okuması olması itibariyle okuyucuya bir biyografiden daha fazlasını sunuyor. Ayrıca, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gelişimi, İsrail-Filistin arasında yapılan anlaşmalar ve Filistin siyasi tarihi üzerine araştırma yapanlar için değerli bir kaynak.

Kıvanç Özcan

Amnon Kapeliouk (çev. G. Demet Lüküslü), Yenilmez Arafat,
İmge Kitabevi Yayınları, 2008, 576 sayfa.

Not: Bu yazı doğudan dergisinin 12. sayısında yayımlanmıştır.

"Doğu ve Göç" kitapçılarda...

August 11, 2009

kimilerinin kanatlari vardir...



Yuzlerce kan davasini cozen, bir cok aileyi baristiran, aslinda toplumsal baris adina bir cok kurumdan, otoriteden vs. cok daha iyi isler yapan Sait Sanli aramizdan ayrildi. Artik o da Hrant Dink gibi Anadolu topraklarina sevgiyle bakanlarin yaninda, yukarilarda bir yerlerden bizleri seyredecek.

Kivanc

August 3, 2009

Türkiye'de Azınlıklar/Baskın Oran



Türkiye'de Ermeni, Musevi, Rum, Kürt, Süryani, Çerkez, Çingene, Laz, Keldani.... olarak doğmanın Anadolu topraklarına zenginlik katması icin dirençli ve tutarlı durmaya gerçekten çok ihtiyacımız var. Monist devlet anlayışının şiddete göz kırpan gönüllü köleleriyle aklın ve bilimin ışığında savaşmak icin giris niteliginde bir kitap Baskın Oran'ın Türkiye'de Azınlıklar kitabı.

Azınlıklar konusundaki tartismalarda olmazsa olmaz kavramsal setleri de sundugu icin cok ogretici bir kitap: Objektif-subjektif kimlik, negatif-pozitif hak, Türkiye'nin azinliklarla ilgili uluslararasi anlasmalara koydugu anlamsiz yorum beyanlari, asli-tali-kurucu unsur, ic self-determinasyon, dış self-determinasyon, Türkiyelilik...

Bu kitabi okuyup bitirdigimde guzel bir haber almiscasina sevindim, cunku: bugune kadar zorunlu asimilasyon, tedip, tenkil ve inkar siyasetlerine bel baglayanlarin uzerinde oturduklari zemin kayiyor!

Kivanc

July 12, 2009

Baba ve Piç / Elif Şafak



Benim icin Kürt sorunu trafik isiklarinda durdugumuzda ellerinde mendillerle ya da su siseleriyle, burunlarini ceke ceke arabamiza sokulan esmer, kavruk yuzlu, yirtik ayakkabili cocuklarda gizliyse biraz; Ermenilerle olan sorunlu iliskimiz de Amerika'da tanistigim Ermeni genclerinin Turkiyeli oldugumu ogrendiklerinde yuzlerine yansiyan buruklukta saklidir biraz.

Elif Safak Baba ve Pic'te bu buruklugu ustaca anlatmis. Diaspora Ermenilerinin Turklere yonelik hissiyatlarini, konusmanin, diyalogun toplumlarin arasindaki buzlari kirmada nasil hayati bir rol oynadigini anlamak icin okunmasi gereken bir kitap.

Safak bu kitabinda önyargilarin ve nefretlerin nasil olup da aidiyet duygulari yarattigini, kimlikler insa ettigini ve insanlarin arasina yikilmaz gorunen duvarlar cektigini anlatiyor. Kitabin ruhu bize bu yikilmaz gorunen duvarlari yikmak icin gerekli ipuclarini da mujdeliyor.

Kivanc

Kış dönümü...

Yılların ardından… bir merhaba – uzaklarda kalan kendime de! İçtenlikle...   Yazarım belki bundan böyle. Kapattığım kapılar açılır, küfleri ...